Anasayfa Bölüm Bloğu Terörizm SÜLEYMANCILARIN İÇYÜZÜ

SÜLEYMANCILARIN İÇYÜZÜ

e-Posta Yazdır PDF

SÜLEYMANCILARIN İÇYÜZÜ

 

Dinleri Süleymancılık imanları para has huyları gasp meslekleride dilencilik olan Süleymancıların içyüzü, 

Bornova Kur'an kursu binalarının Süleymancılar tarafından gasbedilme hadisesi:

1970'li yıllarda Bornovalı Müslümanlar bir dernek kurarak tam teşekküllü, yatılı bir Kuran kursu inşa ettiler.

Bilâhare hayırsever bir Müslüman Bornova'nın merkezinde iki dönüme yakın arsasını "Kuran kursu talebelerinin barınması için üstüne bina yapmak" üzere bağışta bulundu. Yine hayırsever vatandaşların yardımıyla bu arsanın üzerine üçer katlı iki büyük bina yapıldı. Talebeler bu binalara yerleştirilerek rahatça öğrenim görmeleri sağlandı.

Diğer   taraftan   Süleymancılar   bu   binaları   ele geçirmek için plânlar yaptılar. Kendilerinden olan kişileri derneğe üye kaydettirdiler. Bir de kendilerinden olan bir öğretmeni de resmi kanaldan Kur'an kursuna tayin ettirmeyi başardılar. Sinsice heyete giriyorlar. Heyette çoğunluğu elde ettiklerinde hemen orasını benimsiyorlar ve rahatça gasbetiyorlar.

Bir yıl sonra yapılan dernek seçiminde çoğunluğu sağlayarak derneğin yönetimini ele geçirdiler.

Bu arada kendilerine ait Kur'an kursunu Bornova'ya naklettiler. Bir taraftan da binaların tapularını kendi adamlarının üzerine geçirmek için teşebbüse geçtiler. Tapu dairesinde bazı kişileri elde ederek, sahte belgelerle binaların ve arsanın tapularını resmen kendi adamlarının üzerine geçirdiler, binalara sahip oldular.

Bu oyunlardan haberi olmayan diğer dernek üyeleri ise Kur'an kursunun resmî bir hüviyet kazanması için Bornova Müftülüğü'ne devretmek istediler. Çünkü 1980'den itibaren yatılı Kur'an kurslarının yönetimi ve denetimi müftülüklerce yapılmaya başlanmıştı.

Bu defa, Süleymancı olan yeni idareciler binaların kendilerine ait olduğunu, kimsenin buraya karışamayacağını ileri sürerek binaları derhal boşaltmalarını müftülüğe bildirdiler. Bunun üzerine müftülük ve diğer dernek üyeleri mahkemeye başvurarak dava açtılar.

Süleymancılar kendilerini haklı çıkartmak için bazı nüfuzlu kişileri devreye koydular, mahkemede ellerindeki tapuların kendilerine ait olduğunu ispat ederek davayı kazandılar. Mahkeme de binaların onlara ait olduğunu ve tahliyesinin gerektiğini müftülüğe tebliğ etti. Bunu fırsat bilen Süleymancılar, yağmurlu ve fırtınalı bir günde binalarda ne kadar resmi Kuran kursu talebesi varsa eşyaları ile birlikte dışarı attılar. Hatta zatî eşyalarını ve talebelere ait Kur'an-ı kerimleri pencerelerden dışarı attıklarına bütün mahalle sakinleri şahittir.

Müftülük derhal polis getirip tahliyeyi durdurmak istediyse de ellerinde mahkeme kararı olduğu için, gelen polisler hiçbir icraat yapamadan geri döndüler.

Bu acıklı manzara karşısında o zamanki Bornova müftüsü ve diğer halk gayr-i ihtiyarî ağladılar. Herkesin tüyleri ürperdi. Atılan eşyaları toplayıp zavallı kurs talebelerini geçici olarak başka bir binanın bodrum katına yerleştirdiler.

Süleymancılar ise gasbettikleri o binaları yurt binası yaptılar. Hâlen o binaları kendi arzuları doğrultusunda pansiyon olarak keyfi kullanıyorlar. Bu ise halkın yaptığı Kur'an kursu idi ve burada kendilerinden olmayanları içeriye sokmuyorlar.

Hatta o binaların ön kısmı mahalleye ait cami idi, mahalle sakinleri orada talebelerle birlikte namaz kılarlardı. Minaresi şimdi bile durmaktadır. O cami olan kısmı bile zaptettiler, kimseyi almıyorlar.

Halkın yaptırdığı binaları -kendilerinin hiçbir katkıları olmadığı halde- gasp suretiyle üzerlerine geçirdiler.

Şu yaptıkları hareketin ahkâm-ı ilâhi'ye uyan hangi tarafı var? Bir tarafta emanete hıyanet var, bir tarafta gasp var. Asıl mühim olan İslâm kültür mevzuatını iptal ettirip, camiyi ve talebeleri boşaltmak, camiye cemaati almamak, camiden talebeleri atmak.

Bunu bir kâfir yapmaz. Fakat bunlar kendi dinleri olan Süleymancılığa göre yaptılar.

 

Adapazarı Büyük Söğütlü Kur'an kursunu Süleymancılar nasıl ele geçirdiler?

 

Söğütlü halkından olan ve dernek yönetiminde çalışan üç kişiyi maddi menfa atlarla önce kendilerine meylettirip elde ettiler. Sonra bu kişiler aracılığı ile kendilerinden olan adamları derneğe üye yaptılar. Çoğunluğu sağlayınca da Söğütlü halkından olan üyeleri aidatlarını ödemediler diye üyelikten sildiler.

Daha sonra kongre yaptılar. Köy halkından olup. Kur'an kursu için canla başla çalışan kişileri "Sizin üyeliğiniz silindi" diye kongreye almadılar. Kendi kaydettikleri üyelerle seçim yaparak hem yönetimi hem kursu ele geçirdiler, daha sonra da kurs binasının tapusunu üzerlerine aldılar.

Size numune için birkaç yer veriyoruz. Fakat dikkat edin, araştırın. Her memlekette Süleymancık dinini kurdukları yerde bu gasp mevcuttur. Araştırın bulacaksınız.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şeriflerinde:

"Serler ve fesadılar olacak. Kim birlik içinde olan bu ümmetin içinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun." (Müslim) "Ümmetim    için    saptırıcı    imamlardan korkarım." (Müslim) buyuruyorlar.

Almanya'dan bir mektup:

"Biz burada 1977 yılına kadar senelerdir ne cuma namazı kılabiliyorduk, ne de ezan sesi işitebiliyorduk. Çünkü yerimiz yoktu. Nihayet 8-10 arkadaş bir araya gelerek Friedrichshafen ue ciuarında yaşayan Müslümanlar için bir cami açmayı plânladık. Bir tüzük hazırlayarak resmi makamlara başvurduk. İsteğimiz kısa zamanda kabul edildi.

Hemen kiralık bir yer bulduk. Gece gündüz çalışarak camiyi faaliyete geçirdik. Çalışmalarımız hızla ilerliyordu, iki ay gibi kısa bir zamanda altı yüz kadar üyemiz oldu. Civardaki Türkler akın akın camiye gelmeye başladılar. Canimize iki de minibüs aldık. Uzakta bulunan Müslüman ailelerinin çocuklarını Kuran-ı kerim öğrenmeleri için toplayıp camiye getiriyorduk. İşçiler arasında hafız olan arkadaşlar cumartesi ve pazar günleri gönüllü olarak çocuk okutuyorlardı. Bu mutluluk, bu birlik ve beraberlik altı ay sürdü. Yapılan bir hata yüzünden cami elimizden çıktı.

Şöyle ki:

Sonradan Süleymancı olduğunu öğrendiğimiz kişiler gelerek Köln'de bir İslâm Kültür Merkezi kurulduğunu, camiyi bu merkeze bağlarsak Türkiye'deki Kuran kursları gibi bu merkezin her şeyi idare edeceğini söylediler. Biz de buna inandık, tekrar kendi hazırladığımız tüzüğü merkeze gönderdik. Böylece camimiz bu merkeze bağlanmış oldu.

Yalnız iş bizim bildiğimiz gibi çıkmadı. Köln'den camimize hoca yolladılar. Bizleri ue caminin yapılmasında emeği geçen arkadaşların hepsini yavaş yavaş uzaklaştırdılar, Süleymancı adı altında kendi adamlarını yerleştirdiler.

Arkadaşlarımız yapılan faaliyetler hakkında bu hocalara hesap sormaya gittiklerinde "Bize hesap soramazsınız, burası İslâm Kültür Merkezi'dir, burada Kuran okunmaktadır." diye cevap veriyorlardı. Bir ara caminin kapısına "Üye olmayan camiye giremez" diye yazı yazmışlardı. Cami için aldığımız iki minibüsü de sattılar, kimse hesap soramadı.

Çeşitli zamanlarda vermiş oldukları vaazlarda "Kestiğiniz kurbanların derilerini bize vermezseniz kurbanınız kabul olmaz." diyorlar. "Süleymancılar yüzde ikiyiz daha iyi müslümandırlar." diyorlar. "Memlekete yatırım yapıyorsunuz, ellibin mark kredi çekiyorsunuz, bir onbin mark kredi çekip de bize verseniz!" diyorlar. Faizin haram olmadığını savunup. Müslüman kardeşlerimizi faize teşvik ediyorlar. Onlara üye olmayan Müslümanlardan birisi öldüğü zaman cenazeyi bile hazırlamıyorlar. Para veren kişilere karşı daha hürmetli davranıp etrafında pervaneler gibi dolaşıyorlar.

Nihayet cami elimizden çıkınca ikinci bir cami için teşebbüse geçtik. Çalışmayan büyük bir fabrika vardı. Sahibini bulduk, durumu kendisine arz ettik. Kendisi zaten yetmiş sekiz yaşında idi. Bütün dinleri incelemiş. İslâm'a da meyilli olduğu için iki milyon mark yapan yeri bize bir milyon marka verdi, ayrıca ikiyüzellibin markını da almadı, camiye bağışladı.

Yediyüzellibin markın ikiyüzbinini peşin olarak anlaştık, kalanını da ayda yedibin mark olarak takside bağladık. Bu anlaşmadan sonra dörtyüzellibinini peşin vermek istedikse de, anlaşmamız böyledir diye üzerini geri çevirdi.

Daha sonra oraya her türlü müştemilâtı içinde olan çok güzel bir cami yaptık."

Kardeşler! Bunları İslâm Kültür Merkezi sandılar. Cami, minibüs ellerinden gidince, İslimî faaliyet durunca, o zaman anlaşıldı ki, meğer burası İslâm değil de isyan, kültür değil de küfür merkezi imiş. İsyan küfür merkezine. İslâm Kültür Merkezi adını koymuşlar. İşte deliller.

Şimdi şu kâfir dediğimiz Alman'ın İslâm'a yaptığı hizmete bakın, bir de İslâm perdesi altında şu Süleymancı kıpkızıl küfrünü ilân edenlerin yaptıkları icraatlara, gasp ve soygunlara bakın!

Ey Müslüman! Burada da mı uyanmıyorsun?

Alman'ın   yaptığı      İslâm'a   uygun,   bunların yaptığı mı İslâm'a uygun? Hükmünü siz verin!

İslâm adı altında federasyon kurmuşlar, İslâm'ın ismini âlet ediyorlar, gasp ve soygunlarını bu isim altında yapıyorlar.

Yaptıkları icraatlar kâfirin icraatından da yahu dinin icraatından da beter! Almanlar yardım ediyor, Süleymancılar gasbetiyor.

 

Yaşayanlar anlatıyor:

"Dört yıl kadar dış ülkelerde çalıştım. Kazandığım paraları Türkiye'deki bankalardan birine yatırıyordum. Kesin dönüş yaptıktan sonra, bir gün bankadan mektup geldi. 1985 yılındaki değere göre 850 bin lira faiz biriktiğini, bu faizi almamı istiyorlardı. Faizin dinimizde haram olduğunu bildiğim için, bu paraya el sürmek istemiyordum.

inşâ edilmekte olan bir camiye vermeyi düşündüm. İnşaatı yürüten mühendis arkadaşa durumu açıp, bu parayı camiye sarf etmesini rica ettim. O da şuurlu bir Müslüman olduğu için Allah-u Telâ’nın haram kıldığı faizin O'nun mabedine sarf edilmeyeceğini söyledi.

Bunun üzerine o parayı nereye verebileceğim hususunda istişareler yapmaya başladım.

Durumdan haberdar olan, sonradan Süleymancı olduklarını öğrendiğim bazı kişiler beni talebe yurtlarına akşam yemeğine davet ettiler. Yurt binasını gezdirerek çok izzet ikram ettiler.

Daha sonra Allah rızâsı için ve de İslâmiyet'in gelişmesi için talebe yetiştirdiklerini, bunda muvaffak

olabilmek için de çok paraya ihtiyaçları olduğunu söyleyerek, bankadaki faiz parasını kendilerine vermemi rica ettiler. Dinimizde faizin şiddetle haram olduğunu, bu masum çocukların haramla beslenmemelerinin hayırlı olacağını dilimin döndüğü kadar anlattımsa da; Türkiye'nin dâr-ül harp olduğunu, devletin de faiz alıp verdiğini, hatta kendi cemaat liderlerinin fâiz'in haram olmadığına dair fetva verdiğini söyleyerek 850 bin lirayı aldılar."

Hendek'te Süleymancıların lideri olup, daha sonra terfi ile Avrupa'ya giden İbrahim Nalbant'ın icraatlarını "Vesikalarla Süleymancılığın İçyüzü" isimli kitaptan okuyoruz:

• Çamlıca köyünde imamlık yapan Hasan Malatyalının arkasında kılınan dört veya yedi senelik namazın tekrar kılınması için fetva vermiştir. Sebebi Hasan Malatyalının Süleymancı olmayışı... Y. Çalıcalı, H. İbrahim hoca, Çamlıca'da İsmail Doğru ve Kâzım Parlak'tan bilgi alınabilir.

• Almanya'dan Sakarya İmam Hatip okuluna gelen işçiler, idareye şöyle demişler: "Müdür Osman Naz ile öğretmen İbrahim Nalbant'ı arıyoruz." Okul idaresi de, bizde böyle kimse yoktur deyince, işçiler "Nasıl olur? Bizden bu isimle para toplayıp, okula yardım aldılar." diyerek hayretler içinde dönüp gitmişler. Okul idarecilerinden Yüksel Yılmazer'e sorulabilir.

• Yine aynı şahıs Y. Çalıca köyünde; "Artık bugün kadınların hacca gitmesi doğru değildir. Oraya hac yapacağınız parayı bizim kursumuza verirseniz daha çok sevap alırsınız." diye ısrar ediyor ve münakaşaya kalkışıyor. Hacı Rıfat Çetindal, Hacı İzzet Özpilavcı'ya sorulabilir.

• Yukarı Cami İmamı Hasan Malatyalı ile Aşağı Cami İmamı Ali Elmas camide namaz kılarken Süleymancıların lambaları söndürdüklerini, ayakkabılarını sakladıklarını, teyplerle tecessüslük yaptıklarını, nifak soktuklarını ifade etmişlerdir.

Biz mevzuyu kısa tuttuk. Siz daha birçok konuyu bu kitapta bulabilirsiniz.

Bunlar bizim usulen tespit ettiklerimiz. Mevzuyu uzatmamak için size bir-iki numune verdik. Herkes kendi memleketinde kendi köyünde araştırma yapsın, bu sahtekârların gasp ve soygunlarını kendi gözü ile her yerde görsün.

Halkın yaptığı Kuran kursu binalarına "Hocalığını biz fahri olarak yaparız." diyerek yerleştiler. Daha sonra da binaların tapularını üzerlerine geçirdiler. Senelerdir bu işi yaptılar.

Bunlar değil bir Müslümana, kâfire dâhi yakışmaz. Kâfirlerin kendilerine yakıştıramadıklarını, Süleymancılık dinine intisap edenler kendilerine yakıştırıyorlar.

Din perdesi altında Müslüman kardeşlerimizi soyan bu gasbcılara yardım etmek, dinin yıkılmasına sebep olmak demektir.

Artık bunların kâfirden daha tehlikeli olduklarını görün ve bilin, soyulmayın yolunmayın.

Eğer yardım edeceksen, elini vicdanına koy da, gerçek mânâda lüzumlu olan yeri ara, bul ve yardım et. Bu ağır mesuliyetten kurtul!...

Çünkü bunlar hem size kaz ismini verirler, hem de yolarlar.

 

Hakikati görerek aralarından ayrılanların ortak intibaları:

Süleymancılar fikir ve iddialarını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerifle hiç ispat edemezler. Kendilerine Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif okunduğu zaman asla kabul etmezler. Hep hikâye ve hurafe anlatırlar. Ağızlarından doğru bir söz çıkmaz.

Süleymancılık için her şeyi helâl sayarlar. "Yalandan iftiradan korkmayın, biz şimdi deccalin ordusuyla harp halindeyiz, harp hiledir." diyerek Müslümanlar arasına nifak sokmaktadırlar. Meydanı serbest bulmuşlar, atlarını oynatabilmek için her renge, her kılığa girerler.

Gittikleri ve yerleştikleri her yerde ikilik çıkartmışlar; imamla cemaati, cemaatle dernek üyelerini birbirine düşürmüşlerdir.

Kendilerini irfan ordusu, mehdinin askeri olarak görürler. Yahudilerin, yahudi ırkından olmayanları dinlerine almayıp insan olarak kabul etmedikleri gibi, bunlar da kendi dışlarındaki bütün cemaatlerin sapıklık ve küfür içinde olduklarına inanırlar. Süleymancı olmayanların arkasında namaz kılmazlar.

Yurtlarından ayrılan bir talebenin ayağının kaydığını, onun artık dünyada da ahirette de belini doğrultamayacağını telkin ederler.

Bulundukları yerlerde zengin ve nüfuzlu kimseleri elde etmek için her türlü çareye başvururlar. Yalandan rüyalar anlatırlar, iftarlara ziyafetlere davet ederler. Kaz gelecek yerden ördeği esirgemezler.

Halbuki Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz:

"Bir  kimse  salih   bir  zengine,   malı   için tevazu  gösterirse,   dininin  üçte  ikisi  gider."

buyurmuşlardır.

Madde için iltifat edenin durumunu siz düşünün.

"Hacı Süleyman Efendi'ye hatem-ül evliya derler. Kendilerinin irfan ve mehdi ordusu olduklarını, Hacı Süleyman Efendi'ye rabıta yapanın doğrudan doğruya cennetlik, sırlarını dışarıya çıkaranların katli vacip, iftira, hakaret, yalan söylemenin helal olduğunu söylerler. Sırrı söyleyen dinden çıkar, kâfir olur, manevi darbeyi yer. Gökten atılanın bir parçası belki bulunursa da, bizim sırrımızı söyleyenin dünyada ve ahir ette bir parçası dahi bulunmaz, derler. Hacı Süleyman Efendi'nin mehdi olduğuna kati delille inanırlar." Bunlardan ayrılanlara asla sözümüz yoktur. Onlar küfre sapanlardan değildir. Küfürlerine rızâ göstermedikleri için onlardan ayrıldılar ve inşallah imanlarını kurtardılar.

Bu sözlerimiz ancak gasp edici, soyguncu ve dilenci olanlara, Süleymancılık dinine tapanlara aittir.

Nitekim Süleyman Efendi'nin yakın talebelerinden olan Hüseyin Kaplan Hoca onlardan ayrılmıştır. Yaptığı beyanlarda Süleyman Efendi'nin vefatından sonra, damadı Kemal Kaçar’ın kendisini öne çıkartmak için bir takım saptırmalar yaptığını, peşinden gidenlerin makam, mevki, maddî menfaat ve garaz peşinde olduklarını söylemiştir. (5. 3. 1988)

Hilmi Türkmen ise şunları söylüyor:

"Diyorlar ki Kemal Kaçar imamdır, onu tanımayan câhil olarak ölür. işte bu tamamen sapıklıktır.

Kemal Kaçar’a emirül-müminiyye diyorlar. Yani yalnız Türkiye'deki değil, ne kadar Müslüman varsa bunların hepsinin başı mânâsına. Bu tâbir, bir art niyeti ortaya koymaktadır.

Hocamız Süleyman Efendi'ye Mehdi-resul diyorlar. Biz kesinlikle kendi ağzından böyle bir şey duymadık. Yeni çıktı bunlar. Sebebi de şu: Kemâl Kacar'a İsâ'lık kapısını açabilmek için, Mehdi-resul, yani Süleyman Efendi geldi, ondan sonra da arkasında İsa olarak Kemal Kaçar geldi..."

"Maddi çıkar sağlayanlar vardır. Bir misâl vereyim. Bir insan düşünün: Ticaret yapmaz, ziraat yapmaz, devletten maaş almaz. Anası babası fakirdir, ölmüşse miras kalmamıştır, ölmemişse bir şeyi yoktur. Amma bu adam devamlı mal artırmakta, zengin olmaktadır. Eğer böyle bir kimse, yetkilisi olarak başında bulunduğu bölgede bir şey almıyorsa, nasıl zengin olabilir? Kendisine sorulduğu zaman cevabı hazırdır. 'Efendim Allah veriyor!' Tabii ki bu işin kaçamak yönü, uydurma yönü..."

"Telkin etmiş oldukları dinen sakat olan, Kuran'a

Nitekim Süleyman Efendi'nin yakın talebelerinden olan Hüseyin Kaplan Hoca onlardan ayrılmıştır. Yaptığı beyanlarda Süleyman Efendi'nin vefatından sonra, damadı Kemal Kacar'ın kendisini öne çıkartmak için bir takım saptırmalar yaptığını, peşinden gidenlerin makam, mevki, maddî menfaat ve garaz peşinde olduklarını söylemiştir. (5. 3. 1988)

Hilmi Türkmen ise şunları söylüyor:

"Diyorlar ki Kemal Kaçar imamdır, onu tanımayan câhil olarak ölür. İşte bu tamamen sapıklıktır.

Kemal Kacar'a emirül-müminiyye diyorlar. Yani yalnız Türkiye'deki değil, ne kadar Müslüman varsa bunların hepsinin başı mânâsına. Bu tâbir, bir art niyeti ortaya koymaktadır.

Hocamız Süleyman Efendi'ye Mehdi-resul diyorlar. Biz kesinlikle kendi ağzından böyle bir şey duymadık. Yeni çıktı bunlar. Sebebi de şu: Kemâl Kacar'a İsâ'lık kapısını açabilmek için, Mehdi-resul, yani Süleyman Efendi geldi, ondan sonra da arkasında İsa olarak Kemal Kaçar geldi..."

"Maddi çıkar sağlayanlar vardır. Bir misâl vereyim. Bir insan düşünün: Ticaret yapmaz, ziraat yapmaz, devletten maaş almaz. Anası babası fakirdir, ölmüşse miras kalmamıştır, ölmemişse bir şeyi yoktur. Amma bu adam devamlı mal artırmakta, zengin olmaktadır. Eğer böyle bir kimse, yetkilisi olarak başında bulunduğu bölgede bir şey almıyorsa, nasıl zengin olabilir? Kendisine sorulduğu zaman cevabı hazırdır. 'Efendim Allah veriyor!1 Tabii ki bu işin kaçamak yönü. uydurma yönü..."

"Telkin etmiş oldukları dinen sakat olan, Kuran'a

ve Hadis'e uymayan fikirleri, kesinlikle dışarıya açıklamazlar. Kabule müsait olmayan kimseye katiyen söylemezler. Bu bir gizliliktir. Çünkü bilinmiş olsa, buna karşı geçilecektir." (5. 3. 1988)

Yine bu ayrılanlardan Vahid Garib, Kemal Kaçar grubuna yazdığı altı sayfalık mektubunda ezcümle şöyle söylüyor:

"Bunlar bazı meselelerde İslâm'ın dışına çıkmışlardır. Bu derece İslâm'ın ve ehl-i sünnetin dışına çıkmış insanlarla İslâm'a ve ehl-i sünnete hizmet etmek, elbette ki mümkün değildir. Mâturidî ile Eş'arî mezhepleri arasında onüç meselede ihtilâf vardır, bu ihtilafların hiç birisi İslâm ve ehl-i sünnet dışı değildir. Buna rağmen ayrı birer mezhep olmuşlardır. Bu duruma göre bunlar mensubu bulunduğumuz ehl-i sünnet mezhebinden çıkmışlardır. Yeni mezheplerinin ismi ya henüz konmamıştır, veya kondu da biz duymadık, veyahut ileride millet tarafından konacaktır."

Vahid Garib mektubunda sapma ve saçmalardan misaller veriyor:

"Şeriat Kemal Kaçar ahimizin emrine verildi, o ne yaparsa haktır."

"Peygamberler hakkında bilinmesi vacip olan sıfatlar vardır. Sıdk, emanet, fetanet, tebliğ, ismet. Bunların hepsi Kemal Kaçar ahimizde mevcuttur, ahimiz için de geçerlidir." (Mehmet Yufkayürek - Köln)

"Kemal Kaçar abimiz Hazret-i üstadımızı bulmakla şereflenmedi, Hazretimiz onu kendine damat ' edinmekle şereflendi." (Hüsnü Yılmaz)

"Kemal Kaçar abimiz gelmiş geçmiş velilerin en

büyüğüdür. Hatta Ebu Bekir Sıddık'tan daha büyüktür." (Namık Hoca)

"Arkadaşlar! Kemal Kaçar ahimiz emirül-mümindir, halifedir. İtaat vaciptir, itaat etmeyen kâfirdir." (M. Emin Hoca, Emekli Müftü)

"Dünyada vuku bulan hadiselerin hepsi zamanın sahibinden izin almadan meydana gelmezler. Bir yaprak dahi Kemal Kaçar abiden izinsiz yere düşmez." (Abdurrahman Akgül, Köln)

"Kemal Kaçar ahinin izin vermediği hizmetleri Allah kabul etmez."

"Kemal Kaçar ahimiz ayda iki defa bütün peygamberlerin ruhuna, bir defa da meleklerin ruhuna başkanlık etmektedir." (Hüseyin Karaosmanoğlu, İzmit)

"Bu bolluk Hazret-i üstazın hürmetinedir. Nereden ve nasıl eline geçirebilirsen yiyebilirsin, helâldir." (Halit Aydemir, Bolu)

"Yahudi ve Hıristiyanlara selâm verilir. Kemal Kaçar abiyi sevmeyenlere selâm verilmez."

"Secdede iken Kemal Kaçar ahimizi hatırınıza getiriniz ki feyziniz artsın." (Hasan Arıkan, Trabzon)

İsim isim bu sözlerinden anlaşılıyor ki, Süleymancılar bu kıpkızıl küfre kayıp, küfrünü ilân edeni putlaştırmışlar ve hâşâ Allahlaştırmışlar.

Biz size dememiş miydik "O da küfrünü ilân etmiştir, ona uyanlar da küfrünü ilân etmiştir." diye.

Vicdanınızla bu sözleri inceleyin, siz de kararınızı verin!

Adapazarı Beşköprü mevkiindeki Süleymancıların yurdunu idare edenlere "Neden Din-i Mübin'i parçalıyorsunuz?" diye sorduk. "Biz Süleymancı değiliz, bize yahudiler Süleymancı diyor." dediler. Yurtlarının etrafında bulunan kimselere "Bu yurt kimin?" diye sorarsanız "Süleymancıların!" diyecekler.

Onlar da bunun ne kadar kötü olduğunu bildikleri için hem yalan söylüyorlar, hem aslını inkâr ediyorlar.

Yaptıkları iş ve icraatlar İslâm'a değil, gayr-i İslâm'a dahi yakışmaz. Ancak süleymancılık dinine mensup olanlar kendilerine yakıştırıyor. Hem yahudileri beğenmezler ve fakat yahudilerin bütün huy ve prensiplerini benimsemişler, tatbik ediyorlar. Müslüman maskesi altında İslâm'ı parçalıyorlar.

"Niçin dileniyorsunuz?" dedik. Dilenmediklerini, öşür topladıklarını söylediler. Çarşıda, pazarda, köyde, kasabada, nerede bir isteyici grup görürseniz, bir de bakıyorsunuz Süleymancı! Dükkân dükkân, ev ev gezmekle mi öşür topluyorlar? Bir taraftan halka mahsulünün öşürünü vermelerinin gerektiğini telkin ediyorlar, diğer taraftan memleketimizin İslâm olmadığını savunarak haram olan faizi helâl kabul ediyorlar. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Bu milleti ahmak yerine mi koyuyorlar?

Onlara "Haram olan faize neden helâl diyorsunuz?" diye sorduğumuzda "Dâr-ül Harp hakkındaki fikriniz nedir?1 dediler. Üç kitabımızı birden ellerine verdik. "Bunları okuyun, sizden Âyet-i kerime ile cevap istiyoruz." dedik.