Anasayfa Bölüm Bloğu Türk Edebiyatı UZUN BEYAZ BULUT – GELİBOLU

UZUN BEYAZ BULUT – GELİBOLU

e-Posta Yazdır PDF

KİTABIN ADI                                   : UZUN BEYAZ BULUT – GELİBOLU

YAZARI                                            : BUKET UZUNER

ÇEVİRMEN                                     :

YAYINEVİ                                        : EVEREST YAYINCILIK

BASIM TARİHİ                                : 2004

SAYFA SAYISI                               : 323

DİLİ                                                   : TÜRKÇE

İSBN                                                 : 975-289-029-6

KİTABIN FİYATI                             : 11.35 YTL

 

 

KİTAP ÖZETİ                                  : Çanakkale Savaşları’nda ölen büyük dedesinin kayıp mezarını aramak için 2000 yılının Mart ayında Victoria Taylor adında 30 yaşlarında genç bir kadın Gelibolu’ya gelir. Mehmet adında İzmirli bir turist rehberin vasıtasıyla Yeni Zelanda’dan beri araştırıp okuduğu Çanakkale Savaşlarındaki o meşhur Gelibolu, Arı Burnu ve Conkbayırı’nı keşfetmeye çıkar. Aslında her yıl 25 Nisan anma törenleri için Gelibolu’ya gelip atalarının mezarlarını ziyaret eden Avustralyalı ve Yeni Zelandalı turistlerle aynı amaç doğrultusunda gelmişti. Fakat O’nun merak ettiği, inandığı ve kanıtlamak istediği; diğerlerinden çok farklıydı. Buraya gelişinin bir önemli nedeni de hemen hemen her gece rüyasında dedesini görmesi ve dedesinin onu buralara çağırıp ‘beni sen bulacaksın Viki’ diye yalvarmalarıdır. Onun adı er Alistair John Taylor’dur. Bilindiği üzere 1914’te, 1 nci Dünya Savaşı çıktığında İngiltere kendi sömürgesinde bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda gençlerinden bir ordu oluşturmuş, buna da Anzak Ordusu adını vermiştir. İşte John Taylor da bu orduya mensup bir erdi. Aslında John’da diğerleri gibi savaşa ne için ve neden katıldıklarını bilmiyordu. Tek amaçları küçüklüklerinden beri kendilerine öğretilen İngiliz Krallığına bağlılığını göstermek ve asıl ana kültür olarak tanıdıkları Avrupa’yı görmek için bilinçsizce savaş gemilerine binmişlerdi.

           

            Savaş gemileri önce Mısır kıyılarına demir attı. Bir süre orada kaldılar.Bir süre sonra gemiler tekrar demir aldı. Fakat Avrupa beklentisinin yerine Gelibolu’ya doğru yola çıktı. Böylelikle er Alistair John Taylor ve diğerlerinin geçmek bilmeyen günleri başlamıştır. Başlarda hepsi çok rahattılar, çünkü Osmanlı Ordusu zaten bitmiş durumdadır. Onlara da fazla iş düşmeyecektir. Gelibolu’ya böyle rahat bir psikolojiyle gelmişlerdir. Fakat günler geçtikçe harekat ağırlaşmaya başlamış, Türk’lerde bir türlü dirençlerini yitirmemiştir. John Taylor bu direnç karşısında hayranlığını gizleyemez, yavaş yavaş da kendine  bu insanlarla kilometrelerce uzaklardan gelip neden savaştıklarını sormaya başlar. Hatta Yeni Zelanda’daki evine yazdığı mektuplarda Türklerle paylaştığı savaş anılarını dile getiriyor, ateşkes saatlerinde yaralı toplarken Türklerle yiyecek ve sigara alışverişlerini anlatıyor, Türklerin hiç anlatıldıkları gibi insanlar olmadıklarını söylüyordu. Zaten hava kararmaya yakın Gelibolu kıyıları ve Ege Denizi bütün güzelliğiyle onu kendine hayran bırakıyordu. İki tarafta banyo yapamıyor, her gün konserve yiyor, fakat kendilerinden çok daha kötü durumda bulunan Türkler ise bir türlü pes etmiyorlardı. Bunları ailesine yazıyor, ama bir türlü bu gerçekleri onlara yollayamayıp, koynunda saklıyordu.

           

            Anzak tarafında durum böyle iken diğer taraf ise yiyecek yemek dahi bulamadan haftalardır savaşıyorlardı. Kalplerinde vatan sevgisiyle savaşan Türklerin içinde ise İstanbullu, iyi eğitim görmüş, üç dili ana dili gibi konuşan bir teğmen vardır. İçinde bulunduğu durumdan O’da şikayetçiydi, bunları mektupta dile getiriyor fakat John gibi O’da evine yollayamayıp; koynunda gizliyordu. O’nun adı Ali Osman idi. Kader bir oyun yapacak ve onları Arı burnunda buluşturacaktır.

           

            Bu buluşmadan henüz habersiz olan Victoria Taylor ise turist rehberi Mehmet’e Ece Yaylası Köyü’ne gitmek istediğini bildirdi. Ve köye geldiler. Köydeki kahveye girdiler. Mehmet kahvede oturan köy esnafına Victoria Taylor adında bu kadının Yeni Zelanda’dan geldiğini ve Onlara çok önemli bir açıklama yapmak istediğini bildirdi. Victoria konuşmasına başlamadan önce kahvedeki Atatürk köşesine gözleri takıldı. Türkiye’ye geldiğinden beri bu adamın fotoğrafının her yerde asılı olduğuna şaşırıyordu. Burada ufak bir köy kahvesinde bile bu adamın resmi vardı. Resmin altında ise köyün kahramanı Çanakkale Zaferinde büyük kahramanlıklarda bulunmuş Gazi Ali Can Çavuş’un posteri vardı. Gazi Ali Can Çavuş savaş sırasında büyük fedakarlıklar yapmış tam bir neferdi. Fakat savaş O’nu psikolojik olarak yıkmış, sara nöbetleriyle, sayıklamalarıyla 1985’e kadar bu köyde yaşamıştı ve bu köyde can vermişti. Vasiyeti üzerine çok sevdiği silah arkadaşı teğmen Ali Osman Bey’in mezarının yanına gömüldü. Şimdi ise kendisine Viki diye hitap edilmesini isteyen Yeni Zelandalı bayan, köylülere Gazi Ali Can Çavuş’un O’nun büyük dedesi olduğunu söyledi. Ve Yeni Zelanda’nın (eski adı Aote aroa) anlamının Uzun Beyaz Bulut anlamına geldiğini anlatıyordu. Gazi Ali Can Çavuş’un Uzun, Beyaz ve Bulut adlarında iki erkek ve bir kız çocuğu vardı. Köylülerin Beyaz Hala diye adlandırdıkları bilge, masmavi gözlü nineleri de halen bu köyde oturuyordu. Fakat yemek getiren torunlarından başka kimseyle konuşmuyordu. Yalnızca köylü çok önemli kararlar alırken muhtar vasıtasıyla mutlaka O’na danışırdı.

           

            Viki, Beyaz Hala’yı görmek istediğini köylülere belirtti. Çok aksi olan bu yaşlı ninenin bunu kabul etmeyeceğini anlattılarsa da Viki bunları dinlemedi. Ve Beyaz Hala’nın evine gittiler. Tabi Beyaz Hala kapıyı açmadı. Fakat Viki’nin İngilizce olarak yaptığı yalvarmalara daha fazla dayanamadı. Sadece Viki’yi içeri aldı. Köylü bu olaya çok şaşırmıştı. Kısa sürede olay abartılarak büyüdü. Tüm basın ve yayın kuruluşları bir Çanakkale kahramanı olan Gazi Ali Can Çavuş için yapılan bu iddiayı şiddetle kınıyor, ve Viki’ye ateş püskürüyordu. Zaten hepsi de Ece Yaylası Köyü’ne Beyaz Hala’nın küçük köy evinin kapısına dikilmişlerdi. Beyaz Hala yılların verdiği bilgelikle ve eski İngiliz aksanıyla Viki’nin tezlerini teker teker çürütmeye başladı. Viki bu hayal kırıklıklarına dayanamayıp fenalık geçirdi, O’nu hastaneye kaldırdılar. Beyaz Hala bütün Türk misafirperverliğiyle O’nu tekrar evine davet etti. Ve tarihleri tüm sakinliğiyle ve bilgeliğiyle Viki’ye anlatmaya başladı. Önce teğmen Ali Osman’ın ve er Alistair John Taylor’un savaş sırasında ailelerine gönderdikleri mektupları karşılıklı okumaya başladılar. Mektuplardan da anlaşılacağı üzere John Taylor’un Gelibolu ve Türklerden çok etkilendiği ve savaşın kendileriyle (Anzaklarla) hiçbir alakası olmadığı gerçeği açıkça görülmekteydi. Onlar sakince Beyaz Hala’nın evinde yatıp-kalkıp mektupları okurken, Türkiye’nin gündemine bu konu bomba gibi düşmüştü.

           

            Medya Viki’ye suçlamalar yöneltiyor fakat bilge Beyaz Hala ise bunu O’na belli etmiyordu. Beyaz Hala anlatmaya devam ediyordu. 12 Ağustos 1915 sabahı Suvla Koyunda ekmek somununa benzeyen yedi sekiz tane bulut İngilizlerin üzerinde durmuş. Çok kalın kumaştan yapılmış gibi olan bu bulutlar neredeyse yere değecekmiş. İşte o gün İngilizlerin Kraliyet Norfolk Taburu diye adlandırdıkları 267 asker uygun adımla o bulutların içine girmiş ve bir daha çıkamamıştı. O taburu bir daha ne ölü ne de diri gören kimsecikler olmamıştı. İngilizler hala bu 267 kayıp askerin Türkler tarafından öldürüldüğüne inanır. Hatta İngilizler bu olaya bir dizi film yapmış adına ‘Kraliyet Adamları’ demişlerdi. Meşhur ‘Gece Yarısı Ekspresi’ filminden sonra ‘Gelibolu Ekspresi’ diye adlandırmışlardı aralarında. Oysa Beyaz Hala’nın dediği gibi ‘Allah’ın işine sual olmaz’. Viki de O’na bu olayı Aucklan’da Waiouru Askeri Müzesi’nde araştırma yaparken rastladığı metinden okudu. Er F.Reichardt, er R.Revnes ve er J.L.Newman şahadet etmektedirler ki; 4 ncü Norfolk Taburu bir sis bulutuna girmiş ve kaybolmuştur. O gün bu bulutun arasından koşan er Alistair John Taylor çıldırmış gibiydi. Ve tam bir kurşun O’na isabet edeceği anda, ayağı taşa takılıp kumsala yığılmış ve vurulmuş olduğunu sanmış. Halbuki vurulmamış ve ayağına takılanın bir taş olmadığını sonradan adını öğreneceği Teğmen Ali Osman olduğunu görmüş. Teğmen yaralıdır. John hemen O’nu omzuna alıp deliler gibi koşmaya O’nu kurtarmaya çalışmış. Fakat 3 gün sonra Teğmen Ali Osman ölmüş. Ölmeden önce O’na cebinden çıkarttığı 3 adet mektubu vermiş. O’na elbiselerini giymesini işaret etmiş. Yarı bilincini yitirmiş vaziyetteki John hemen bir mezar kazmış. O’nu gömmüş ve iki gün boyunca mezarın başında ağlamış.

           

            John’u köyün sünnetçisinin kızı Meryem bulur. Meryem diğer köylü kızlarına hiç benzemezmiş ve devamlı babasıyla sünnetlere gidermiş.Bir görüşte John’a aşık olur. Uzun boyu, sarı saçları ve masmavi gözleriyle Meryem’i adeta büyülemiştir. Hemen O’nu köye götürür. Ve bu adamın Gazi Ali Can Çavuş olduğunu, O’nu babasıyla bir köyde sünnet yaparken gördüğünü anlatır. Meşhur kahraman Gazi Ali Can Çavuş’tu bu! Tüm köy O’nu büyük bir saygıyla kabullendi. Anlamamışlardı çünkü. John, Teğmen Ali Osman’ın rütbelerini söktüğü üniformalarını giymişti. Meryem O’nu babasından öğrendiği usullerle sünnet etti. O zamanlar sünnetçiler aynı zamanda hekim görevi gördüğünden O’nu köylülere bir hafta muayene ettiği için elletmedi. Bir hafta sonra köylü O’nu güzelce yıkadı. Sonunda O’nunla evlendi. Ondan üç çocuğu oldu. Adlarını Uzun, Beyaz ve Bulut koydu. Meryem O’na o kadar çok aşık oldu ki; O’nu çocuklarından bile kıskandı. Yani Meryem kara sevdaya düşmüştü. John da Müslümanlığı benimseyip, tıpkı bir köylü gibi olmuştu. Beyazı hiç yanından ayırmazdı. O’nu İstanbul’a okumaya götürmek istedi. Fakat Meryem (annesi) buna da razı olmadı. Ve O’nu çok istediği bir şeyden alıkoydu. Beyaz Hala da, Meryem anasına hiç evlenmeyerek ömrünün sonuna kadar babasının dizinden ayrılmamış (çocuklar evlendikten sonra kocasıyla baş başa kalacaklarını sanan) annesine büyük bir ders vermişti. Zaten babası öldükten bir yıl sonra da Meryem kocasının yanına göç etmişti. Viki bu tarihi gerçekleri şok olmuş bir vaziyette Beyaz Hala’dan dinliyordu. Beyaz Hala daha da ileri giderek O’na babasının elinde bulunan iki adet fotoğrafını göstermişti. Viki de daha fazla kendini tutamadı. İşte dedi ‘benim büyük dedem’.

           

            Aniden kapı çaldı. İçeriye rehber Mehmet’le birlikte Beyaz Hala’nın İstanbul’da oturan kardeşi Bulut’un torunu Avukat Ali Osman gelmişti. Ali Osman, Mehmet’i de yanına alarak Viki ile önce tanıştı. Daha sonra ise Mehmet’in de duyabileceği şekilde Viki’ye halasının çok yaşlı olduğunu, bu hikayeleri küçüklüğünden itibaren de devamlı aynı şeyleri herkese anlattığını söyledi. İki gün sonra bir basın açıklaması yaparak artık bu yanlıştan dönülmesi gerektiğini açıkladı. Mehmet bunları duyduktan sonra hemen dışarıya fırladı. Haberin uydurma olduğunu anlattı. İki gün sonra da Ali Osman, Viki ve Beyaz Hala’nın  kahvede basın mensuplarına açıklama yapacaklarını açıkladı.

           

            Mehmet ve kalabalık evin önünden dağıldıktan sonra Ali Osman tekrar Viki’ye döndü. Viki hiçbir şey söyleyememiş boğazına bir yumruk tıkanmıştı. Ali Osman O’na halasının anlattıklarının doğru olduğunu söyledi. Fakat bu sırrı Beyaz Hala’nın sadece kendisine söylediğini anlattı. Böylelikle bu sırrı hayatta sadece üçünün bildiğini açıkladı. Yani diğer aile bireyleri bile bu sırrı bilmiyorlardı. Ali Osman O’na bunu açıklamanın doğru olmayacağını zaten bunu ispatlamakla ellerine hiçbir şey geçmeyeceklerini etkili bir biçimde anlattı. Viki de ilk gördüğü anda etkilendiği bu insanın düşüncesini kabul etti. İki gün sonra üçü kahvede basın mensuplarına bir açıklama yaptılar. Viki; basın mensuplarına tüm Türkiye’den özür dilediğini, bir yanlış anlaşılma olduğunu kimseyi kırmak veya Türk milletinin manevi değerleriyle oynamak istemediğini anlattı. Ali Osman ve Beyaz Hala da bunu destekledi. Hatta Beyaz Hala kendine has tavrıyla muhabirlere, sizin başka işiniz yok mu? Memleketin asıl sorunlarıyla neden ilgilenmiyorsunuz? Babamlar bu devleti sizler için mi kurtardı? diye azarladı. Ali Osman İstanbul’dan gelip ustaca gündeme düşen bu bombayı etkisiz hale getirivermişti.

           

            Geçen bu bir ayda Viki Türkiye’yi ve Türkleri tanıdı. Atatürk efsanesini öğrendi. Türk Ordusu’nun ne zor şartlar altında ülkelerini cesurca, gözlerini kırpmadan nasıl savunduklarını hayranlık içinde öğrendi. 25 Nisan geldiğinde ise her yıl olduğu gibi Anzak torunları Avustralya’dan ve Yeni Zelanda’dan anma töreni için Gelibolu’ya geldiler. Avukat torun Ali Osman Viki’yi bu törenlere götürdü. Viki, teğmen Ali Osman’ın ve büyük dedesi Gazi Ali Can Çavuş sanılan er John Alistair Taylor’un yan yana olan mezarlarını ziyaret etti.

           

            Artık Avukat Ali Osman’ın da görevi bitmiş ve İstanbul’a dönmesi gerekiyordu. Giderken Viki’ye bazı açıklamalarda bulundu. Bu gerçeğe çok bağlanıp kalmamasını çünkü tarihlerin belgelere dayandığını, belgelerin ise insanlar tarafından yazıldığını anlattı. O’na Çanakkale Savaşlarının Türkler için bir zafer olduğunu ama İngilizlerin bunu kendi geri çekilişleri olarak yazdıklarını anlattı. Almanlar ise bunun kendi zaferleri olduklarını çünkü Çanakkale Savaşlarının komutanının bir Alman general olduğunu söylediklerini anlattı. İşte dedi burada da aynı savaş, aynı savaşa katılanların tarihlerinde birkaç farklı şekilde anlatılmıştı. Yani biraz Viki’nin kafasını karıştırarak oradan ayrıldı. Viki ise bundan sonra sıkça geleceği Gelibolu’dan ayrılarak Yeni Zelanda’ya uçtu.

           

            Giderken Beyaz Hala her zaman olduğu gibi Viki’ye yine şöyle tembihledi. ‘Aman mari (yabancı) dikkat et kendine! Gelibolu’nun ayazı yamandır, çarpıverir insanı. Yabancı falan anlamaz, hiç acımaz ha! Türklerin Gelibolu Savaşındaki haklılığını Viki Taylor’un ağzından yabancı gözüyle Atatürk sevgisinin zoraki olmadığı Türk insanının içinden gelen derin bir sevgi olduğu aktarılıyor. Bunların yanı sıra Atatürk’ün Gelibolu’da hayatlarını kaybeden Anzak askerleri için söylediği “Artık onlar bizim evlatlarımızdır.” Sözü de roman içinde yerini bulan tarihsel gerçeklerden biridir.