Kitapozetleri.org

Siyah Beyaz
Uluslararası Güvenlik Sorunları ve Türkiye

 

KİTABIN ADI

Uluslararası Güvenlik Sorunları ve Türkiye

KİTABIN YAZARI

Refet YİNANÇ-Hakan TAŞDEMİR

KİTABIN KONUSU

Kitap basıldığı yıllarda uluslararası arenada güvenlikle ilgili oluşan gelişmelerle ilgili makalelerden oluşmaktadır.

YAYINEVİ

Seçkin Yayıncılık

BASIM TARİHİ

2002

SAYFA SAYISI

344

KİTAP ÖZETİ

2. GİRİŞ:

Küreselleşmesinin çok ileri boyutlara vardığı bir dünya uluslararası ilişkiler sisteminde güvenlik konusu da küresel bir nitelik kazanmıştır. Artık her güvenlik sorunu için ulusal, bölgesel ve uluslararası boyuttan da bahsetmek mümkündür. Uluslararası güvenlik ve bu alandaki sorunlar, uluslararası ilişkilerin önemli bir unsuru haline gelmiş bulunmaktadır. Bu kapsamda daha da önem kazanan uluslararası güvenlik, bu kitabın da ana konusunu oluşturmuştur. Bu konudaki önemli gelişmeler sorunlu bölge ve ülke düzeylerinde ele alınmıştır. Bir diğer hususta söz konusu gelişme ve sorunların Türkiye ile ilgisine ve ona etkisine değinilmesidir. Diğer bir ifadeyle, seçilmiş olan uluslararası konuları, doğrudan veya dolaylı olarak Türkiye’yi alakadar etmekte ve onun ilgi alanına girmektedir.

Kitapta yer alan önemli konu başlıkları:

a. Birleşmiş Milletler Antlaşması Çerçevesinde Uluslararası Barış ve Güvenliğin Sağlanmasında Bölge Antlaşmaları veya Örgütlerin Rolü

b. Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Güvenlik Algılamaları

c. Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasının Arka Planı, Oluşumu ve Temel Konuları

ç. Ortadoğu’da Güvenlik Sorunu ve Türkiye

d. İran ve Güvenlik Algılamaları

e. Rusya’nın Güvenlik Politikası ve Türkiye

f. Kafkasya’daki Güvenlik Sorunları

g. Türk-Bulgar İlişkileri

h. Taliban Bağlamında Bölgesel ve Küresel Güvenlik Sorunları Üzerine Bir Değerlendirme

i. Türkiye’nin Geleneksel Güvenlik Sorunu:Kıbrıs

3. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ANDLAŞMASI ÇERÇEVESİNDE ULUSLAR ARASI BARIŞ VE GÜVENLİĞİN KORUNMASINDA BÖLGE ANDLAŞMALARI VEYA ÖRGÜTLERİN ROLÜ

Birleşmiş Milletler (BM) Andlaşmasında uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında BM yanında bölge andlaşmaları veya örgütlerine de rol veren çeşitli hükümler vardır. Söz konusu andlaşmanın VIII’inci Bölümü “Bölge Andlaşmaları” adını taşımaktadır.

Uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi de dahil, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında bölge andlaşmalarına kapının açık tutulması, öncelikle bunların faaliyetlerinin BM’nin amaç ve ilkelerine uygun olması şartıyla dengelenmiş oluyordu.

BM Andlaşmasının 54’üncü maddesinde barış ve güvenliğin sağlanması alanında bölgesel örgütlerce girişilen her türlü hareketin Güvenlik Konseyine bildirilmesi istenmektedir. Bu kapsamda mevzii nitelikteki uyuşmazlıkların öncelikle bölge antlaşmaları ile çözümlenmesi kabul edilmekle birlikte, tamamıyla BM’den bağımsız hareket etmeleri 54’üncü madde uyarınca engellenmeye çalışılmıştır. Anılan maddeyle bölgesel örgütlere öncelik tanınırken, Andlaşmanın 34 ve 35’inci maddeleri saklı tutulmaktadır. Saklı tutulan 34’üncü madde uyarınca Güvenlik Konseyi mevzii nitelikteki bir uyuşmazlık hakkında bile herhangi bir aşamada soruşturmada bulunabilir. Barış ve güvenliğin korunmasında baş sorumluluğu Güvenlik Konseyine veren 24’üncü madde bu sonucu doğrular niteliktedir. 35’inci madde de BM’ye üye olsun veya olmasın her devletin uyuşmazlıkları Güvenlik Konseyi veya Genel Kurula getirme hakkı tanımaktadır.

Konseyin önündeki diğer bir seçenek ise, BM Andlaşmasının VII’ncı Bölümü çerçevesinde hareket ederek, mevzii nitelikteki uyuşmazlığın barışı tehdit ettiği, bozduğu veya saldırı fiili oluşturduğu tespitinde bulunmasıdır. Bu tespiti yapan Güvenlik Konseyi zorlama tedbirlerine başvurabilir.

Uyuşmazlıkların bölgesel örgütler tarafından çözümlenmesine ilişkin hükümler Soğuk Savaş esnasında gereği gibi uygulamaya konamadı. Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte hem BM’lerin hem de bölgesel örgütlerin etkinliği ve işbirliği arttı.

Bölge Andlaşmaları ve örgütleri, 1992 yılında Genel Sekreterce hazırlanan Barış Gündeminde de yer aldı. Genel Sekretere göre, bölgesel örgütlerin uyuşmazlıkların barış yolu ile çözümlenmesi de dahil faaliyetleri hem Konseyin artan yükünü azaltacak hem de uluslararası ilişkilerde görüş birliği ve demokratikleşme duygusuna katkıda bulunacaktır. Bunun yanında aynı örgütler “önleyici diplomasi ve çatışma sonrası barışı kurma” faaliyetlerinde de rol alabilecektir.

BM Andlaşmasının 41 ve 42’nci maddeleri zorlama tedbirlerini içermektedir. 41’inci madde silahlı güç kullanılmasını gerektirmeyen durumlar içindir. 42’nci madde ise silahlı güç kullanımına olanak vermektedir.

BM’in barış ve güvenliği korunmasına ilişkin hükümleri veto yüzünden gereği gibi uygulanamadı. Bu durum BM’in güveninin giderek sarsılmasına yol açtı. Bu durumun sonucu olarak da BM içinde bir takım arayışlar içine gidildi ve “barışı koruma operasyonları” kavramı ön plana çıktı. Barışı koruma, “ilgili tarafların rızasıyla uluslararası barış ve güvenliğin korunması çerçevesinde çatışmaların önlenmesi ve barışın sağlanmasına katkıda bulunmak maksadıyla zor kullanma yetkisi olmayan askeri ve sivil personelden oluşan BM varlığının sorunlu bölgeye yerleştirilmesi” olarak tanımlanmaktadır. BM Andlaşmasında bu durum açıkça düzenlenmemiştir.

Bölgesel örgütler de zaman zaman barışı koruma operasyonlarına başvurdular. Bu örgütlerin de kurucu andlaşmalarında barışı koruma operasyonlarına ilişkin özel hükümler bulunmaktadır.

Zorlama tedbirlerinde, konuya ilişkin maddenin açık olmamasın da etkisiyle bölge anlaşmaları Konseyin iznine başvurmaksızın, silahlı kuvvetler kullanılmasını gerektirmeyen tedbirleri alabilecekleri yönünde bir uygulama gelişmiştir. Silahlı kuvvetler kullanılmasını gerektiren tedbirlerde ise, Konseyin izninin alınması ve tedbirlerin Konseyin yetkisi altında yürütülmesi gerekmektedir.

Soğuk Savaş yıllarında hem BM’lerin hem de bölgesel örgütlerin barış ve güvenliğin korunmasına yönelik hükümleri tam uygulanamadı. Soğuk savaşın sona ermesi ile birlikte her iki oluşumun da etkinlikleri önemli ölçüde artmaya başladı. BM’nin artan mali yükünün de etkisiyle bölgesel örgütler teşvik edilmeye başlandı.

4. SOĞUK SAVAŞ SONRASI ABD’NİN GÜVENLİK ALGILAMALARI

11 Eylül 2001 sonrası gelişmeler, kısa vadede ortaya çıkan yansımaları ile, ABD’nin 20’nci yüzyıl sonunda dünya çapında yitirmeye başladığı liderlik pozisyonunu yeniden güçlendirmek için alabildiğine kullandığı ve kullanacağı bir çıkış noktası olma özelliğini taşıyor.

“Güvenlik” sözlük anlamıyla, “korku ve tehlikeden uzak olma durumu ve hissidir”. Soğuk savaş sonrası dönemde, ABD’nin güvenlik algılamalarında, dış politika önceliklerinde ve ulusal güvenlik stratejisinde meydana gelen değişiklikleri daha iyi ortaya koyabilmek için önce 1945-1990 dönemi Amerikan dış politika ve güvenlik anlayışını kısaca özetlemek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden 1990’lara kadar ki ABD dış politikasını 4 temel döneme ayırmak mümkündür.

İlk dönem, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde Japonya’nın genişlemeci eğilimlerini diplomasi yolu ile sınırlamaya çalıştığı ve bölgedeki çıkarlarını korumayı hedeflediği 1930’lardan 1941’e kadar süren dönemdir.

İkinci dönem, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nda fiilen yer aldığı 1941-1945 yıllarını kapsar. Askeri yaklaşımların, diplomasinin önüne geçtiği ve Soğuk Savaş’ın ilk işaretlerinin ortaya çıktığı bir süreçtir.

Üçüncü dönem, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 1990’ların başına kadar devam eden Soğuk Savaş yılları olarak tanımlanan safhadır. Bu dönemin önemli bir özelliği Amerikan ulusal güvenlik mekanizmasının yeniden yapılandırılmasıdır. Ulusal Güvenlik

Yasası çerçevesinde Silahlı Kuvvetler Savunma Bakanlığına bağlandı. Söz konusu yasanın getirdiği diğer bir yenilik ise Başkanın dış politika ve ulusal güvenlik konularında karar almasına bir danışma organı olarak katlı sağlayacak Ulusal Güvenlik Konseyi’nin kurulmasıydı. ABD bu yapılanmayla girdiği Soğuk Savaş yıllarında 45 kez ulusal sınırlarının dışına asker göndererek, dünyanın çeşitli yerlerinde sıcak çatışmaya girdi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, 1990’lı yılların başından itibaren, “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan bir döneme girildi. Yeni Dünya Düzeninin ilk ciddi sınavı Körfez Savaşı’nın hemen ardından hazırlanan “ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde Soğuk Savaş sonrası belirsizlik şöyle ifade edilmekteydi. “Yeni dönem için güvenlik stratejilerini biçimlendirmek, bugün varlığını sürdüren olağanüstü eğilimlerin tahlil edilmesini gerektirmektedir. Neyin değiştiğini ve neyin değişmediğini açıkça görmeliyiz. Tarihin önümüze serdiği fırsatları ciddi biçimde değerlendirmeli ve devam eden tehlikeleri de göz ardı etmemeliyiz.”

Bu çerçevede, ABD’nin özgür ve bağımsız bir ülke olarak kalmasının temel güvenlik hedefi olduğunun vurgulandığı stratejide, ABD’nin aşağıdaki konulara öncelik verdiği belirtiliyordu:

Askeri açıdan, ABD’nin ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit edecek her türlü saldırıyı caydırmak; silahların kontrolü anlaşmalarıyla istikrarı sağlamak; silahlanma harcamalarının kısıtlanmasına çalışmak; gelişmiş askeri teknolojiler ile NBC silahlarının düşman ülke ve gruplara transferinin önüne geçmek; müttefikler ülkeler ile daha dengeli bir ortaklık kurmak ve bölgesel hakimiyet kurmak isteyen ülkeleri caydıracak, bölgesel askeri dengeler kurmak.

Ekonomik açıdan, müreffeh ve rekabete dayanabilir bir ekonomi oluşturmak; enerji kaynaklarına ulaşmayı güvence altına almak; Pazar ilkelerine dayalı uluslar arası bir ekonomiyi teşvik etmek ve bunları sağlamak için yardım, ticaret ve yatırım politikalarını desteklemek.

Siyasal açıdan, demokratik değerlere ve bireysel haklara bağlı özgür ülkeler camiasını genişletmek; BM daha etkin hale getirmek; Batı Avrupa siyasal ve ekonomik bütünleşmesini destelemek; bölgesel çatışmaların giderilmesinde diplomatik çözüm yollarına ağırlık vermek ve özgür ve demokratik kurumların gelişimine katkı sağlamak.

Bunların dışında ise, uluslar arası terörizm başta olmak üzere, ABD’nin ve Amerikan vatandaşlarının güvenliğine yönelik tehditleri ortadan kaldırmak.

1991 stratejisinin açıklanmasından 5 yıl sonra, Başkan Clinton tarafından açıklanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” 1991 yılındaki stratejide önemli değişiklikler getirmedi. Bu stratejinin en önemli özelliği, ABD’nin uluslararası bunalımlara müdahale konusunda “seçici” davranacağının açıkça vurgulanmasıydı.

Bill Clinton’un 1997’de açıkladığı “Yeni Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde ABD’nin çıkarlarına yönelik tehdit sınıflandırması yapılıyor ve buna göre tehdidi “Bölgesel veya Devlet Merkezli Tehditler” , “Ulus Ötesi Tehditler” ve “Kitlesel İmha Silahlarından Kaynaklanan Tehdit” olarak üçe ayırıyordu.

ABD’nin çıkarları söz konusu stratejide üç temel kategoride tanımlandı. Bunlar “Yaşamsal Çıkarlar”, “Önemli Ulusal Çıkarlar” ve “İnsani ve Diğer Çıkarlar”dı.

Clinton yönetiminin açıkladığı stratejide küreselleşmeye özel bir önem verilmekteydi. Söz konusu kavrama neden bu denli önem verildiği, ABD yönetimi tarafından yapılan tanımından anlaşılmaktadır. ABD’ye göre “küreselleşme ekonomik, teknolojik, kültürel ve siyasal bütünleşmeyi hızlandıran, tüm kıtalardan insanları birbirine yaklaştıran, fikirlerini, mallarını ve bilgilerini paylaşmalarına imkan veren bir süreçtir.” Bu tanım “Amerika’nın temel değerlerini” kucaklamaktadır.

Soğuk Savaşın sona ermesinin hemen ardından, ABD’nin NATO’nun yapılandırmasında gerçekleştirmeye çalıştığı değişiklik güvenlik stratejisinde belirttiği “sorumluluğu müttefiklerle paylaşma” yönündeki eğilimini göstermektedir.

ABD 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından izlenmeye başladığı politikalarla, dünya çapında bir süper devlet olmaya devam etmek istediği izlenimini vermektedir.

5. AVRUPA GÜVENLİK VE SAVUNMA POLİTİKASININ ARKA PLANI, OLUŞUMU VE TEMEL ANLAŞMAZLIK KONULARI

İçinde bulunduğumuz dönemde Avrupa Birliği (AB) bir yandan derinleşme öte yandan genişleme çabası içerisinde bulunmakta ve zor bir süreçten geçmektedir. Bugüne kadar ekonomik bütünleşmede kaydettiği başarı ile dikkatleri üzerinde toplayan AB, bu alanda sağladığı ilerlemeyi global düzeyde güce tahvil etmek istemektedir. Temelleri Maastricht Antlaşması ile atılan, Amsterdam Antlaşması ile revize edilen Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası, AB’nin bu düzeylerdeki çabasının ürünüdür. AB’nin global bir güç olarak, uluslararası arenada etkinlik göstermesi büyük ölçüde bu alanda sağlayacağı başarıya bağlıdır.

Üye sayısını artıran AB, geçen yüzyılın sonundan itibaren radikal bir kararla global güç olma çabasına girişmiştir. İngiltere ve Fransa’nın 1998 Aralık ayında sağladıkları uzlaşmayla temellenen Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP), henüz başlangıç safhasında olmasına rağmen, Atlantik ötesinde ve dünyanın başka yerlerinde yoğun biçimde tartışılmaktadır.

Güvenlik kavramının tanımının değiştiği koşullarda AB, dünyanın her tarafında güvenliği tehdit eden gelişmelere müdahale etme, barış ve istikrarı koruma çabasına soyunmuştur. Bu nedenle 50-60 bin kişiden oluşacak çok uluslu bir askeri gücün teşekkül etmesi kararlaştırılmıştır.Özelde, NATO imkan ve kabiliyetlerine otomatik erişim sağlaması öngörülen güç nedeniyle, genelde ise NATO, AB ve BAB arasında görüş ayrılıkları ve anlaşmazlıklar belirmiştir. Sorun, NATO’ya üye ve AB’ye aday ülke olması nedeniyle Türkiye’yi, de yakından ilgilendirmektedir. Türkiye NATO imkanlarına otomatik erişimi, Konseyde veto edeceğini açıklamış, Avrupa Güvenlik Yapılanmasında diğer üyelerle eşit statüde yer almak istediğini beyan etmiştir.

Şimdilik sadece Petersburg görevleri ile sınırlı olan AGSP’nin içeriğinin ilerde genişleyip genişlemeyeceği bilinmemektedir. Öte yandan Avrupa ile ABD arasında gizliden gizleye devam eden rekabeti su yüzüne çıkaran AGSP’nin kısa vadede hayata geçirilmesi beklenmemektedir. AB’nin genişleme süreci içinde bulunduğu, AGSP’yi de içeren Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikasının Topluluk karar mekanizmasının dışında işlediği dikkate alınarak şunu söyleyebiliriz. Embriyo halindeki bir oluşumun ancak içerisinde yer alarak ve yakın takiple Türkiye için güvenli hale getirebiliriz. AGSP, mevcut haliyle AB’nin federasyon niyetini de ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bu oluşum içinde yer alıp almayacağı, AB’nin olduğu kadar Türkiye’nin de tercihleri ile şekillenecektir.

6. ORTADOĞU’DA GÜVENLİK SORUNU VE TÜRKİYE

a. Ortadoğu’da Aktif Çatışma Bölgeleri

(1) Arap-İsrail Bölgesi

(2) Türkiye, Irak ve Suriye Üçgeni

(3) Körfez Bölgesi

b. Soğuk Savaş Sonrası Bölgede Yeni Dengeler

(1) Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bölgede başta ABD olmak üzere Batının etkisi artmıştır.

(2) Körfez Krizi sonrası ABD’nin öncülüğünde İngiltere ve Fransa’nın da içerisinde olduğu yeni bir yapılanmaya doğru gidilmektedir.

c. Ortadoğu Güvenlik Sorunlarında Türkiye

1990 sonrası Türkiye’nin bölge içerisinde milli çıkarlarına tehditleri şu şekilde sıralamak mümkündür.

(1) Bölgedeki istikrarsızlığın temel unsuru olan Arap-İsrail anlaşmazlığı

(2) Bölge ülkeleri arasındaki askerî ve ekonomik güç dengeleri

(3) Bölge devletlerinde yaşanan etnik çatışmalar

(4) Terörizm

Ortadoğu bölgesinde 1920’li yıllardan itibaren devam eden ve İkinci Dünya Savaşı sonrası şiddetlenen çatışmalar ve istikrarsızlıklar, bölge devletleri arasındaki sorunlar ve bölge dışı devletlerin müdahaleleri devam ettiği sürece bir çözüme kavuşamayacaktır.

Soğuk Savaş sonrası gelişmeler ve özellikle 1990 Körfez Krizi sonrası başlayan Ortadoğu barış süreci, bölge güvenliği açısından olumlu bir havanın esmesine sebep olmakla birlikte, son dönemlerde özellikle Arap-İsrail çatışması bağlamında yaşanan gerginlikler, ABD’nin 11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan terör olayı ve ardından bu ülkenin Afganistan’a yönelik olarak başlattığı harekât ve bunun Ortadoğu’nun güvenliğine etkileri bölgenin kısa vadede istikrara kavuşamayacağının en açık göstergeleridir.

Bölge içinde son dönemlerde oldukça aktif rol oynayan Türkiye ise, ister istemez bu gelişmelerden etkilenecektir. Türkiye’nin bu dönemde bölge içindeki aktif rolünü devam ettirmesi ve oluşacak yeni dengelerde yerini alması gerekmektedir.

7. İRAN VE GÜVENLİK ALGILAMALARI

ABD’nin 1993 yılından beri kendi tehdit değerlendirmeleri sonucu Ortadoğu’daki çıkarlarına ve bölgesel güvenliğine İran tarafından yöneltilen tehditle başa çıkmak için uygulamaya koyduğu “çevreleme” politikası hem İran’ın güvenlik politikasını hem de komşularıyla olan ilişkilerini etkilemektedir.ABD’nin İran’dan talepleri şunlardır:

· Dünya üzerinde terörizmi desteklemeyi bırak

· Arap-İsrail barış sürecine muhalefetini kaldır

· Amerikan yanlısı Arap rejimlerinde gizli faaliyetlerde bulunma

· Saldırı amaçlı konvansiyonel silahlanmayı bırak

· Kitle imha silahları elde etmekten vazgeç

a. İran’ın Güvenlik Politikasını Belirleyen Faktörler

(1) Din

(2) Milliyetçilik

(3) Jeopolitik

(4) Nüfus

(5) Ekonomi

b. İran’ın Ulusal Güvenlik Politikasında Temel Hedefler

(1) Dışa bağımlılığı önlemede ve her alanda kendi kendine yeterli hale gelme

(2) Caydırıcılık kapasitesini artırmak ya da bir daha aynı şeylerin başına gelmesini önlemek için askerî kapasite bakımından çeşitli tehditlerle başa çıkabilecek duruma gelmek

(3) Ortadoğu ve Avrasya’da etkili ve vazgeçilmez bir bölgesel güç olmak

c. Ulusal Güvenlik bağlamında Türkiye ve İran

Türkiye-İran ilişkilerine ulusal güvenlik politikaları açısından baktığımızda üç ortak alanla karşılaşıyoruz.

(1) Kuzey Irak ve PKK

(2) Orta Asya ve Kafkasya

(3) Devrim İhracı/Terör ve Türk-İsrail İlişkileri

8. RUSYA’NIN GÜVENLİK POLİTİKASI VE TÜRKİYE

Türk-Rus ilişkilerinde son zamanlardaki en önemli gelişme Kasım 2001 tarihinde Türkiye ve Rusya arasında “İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa” adı altında Dışişleri Bakanları arasında imzalan “Eylem Planı”dır. Bu plan, Türkiye ve Rusya’nın artık sadece ikili düzeyde değil, Avrasya’da çok boyutlu ortaklığa yönelinmesini amaçlamaktadır. Söz konusu Eylem Planı 3 boyuttan oluşmaktadır.

a. Avrasya’da ortak siyasi projeler geliştirerek bölgenin istikrarına katkıda bulunulması.

b. Ekonomik alanda işbirliği.

c. Uluslararası teröre karşı birlikte mücadele edilmesi.

Batılı gözlemciler de bölgenin istikrarı açısından bu iki gücün birlikte hareket etmesinin daha faydalı olacağını iddia etmektedirler.

Türk-Rus ilişkilerinde son dönemde stratejik ortaklığa yönelinmesinde ABD’de gerçekleşen 11 Eylül terör saldırılarının ardından Rusya ve ABD arasındaki yakınlaşmasını etkili olmuştur. Rusya ve ABD arasındaki bu yakınlaşmasının konjonktürel mi yoksa uzun dönemli bir stratejik işbirliğinin başlangıcı mı olduğunu zaman gösterecektir. Çeçenistan ve ayrılıkçı terör konusunda Batı’dan ve ABD’den şimdiye kadar destek bulamayan Rusya, 11 Eylül terör saldırılarının ardından istediği ortamı yakalamış oldu. Bu anlamda, İslami teröre karşı işbirliği Rusya ve ABD’nin çıkarlarını uyumlaştırdı ve Rusya Çeçenistan sorununda ve yakın çevresinde istediği özgür manevra gücüne kavuşmuş oldu. ABD de daha önce Afgan deneyimi yaşamış partner edindi. Ayrıca, ABD Rusya ile stratejik ortaklık kurarak ve Özbekistan gibi stratejik öneme sahip Orta Asya ülkeleriyle güvenlik alanında yakınlaşmaya giderek bölgede Çin, Hindistan ve Japonya’ya karşı güvenlik kuşağının alt yapısını kurmuş oldu.

Sonuç olarak ABD, Türkiye ve Rusya arasında stratejik işbirliğini teşvik etmeye çalışmaktadır. ABD geleneksel müttefiki olan Türkiye’nin bölgedeki gücünü destekleyerek, uzun dönemde Avrasya’da Rusya, İran ve Çin’in artan gücünü dengelemeyi hedeflemektedir. Bu gelişmelere paralel olarak, başlangıçtaki cazibesini kaybeden “Türk Modeli” kavramına, ABD’deki 11 Eylül saldırılarının ardından yeniden işlerlik kazandırılmaya çalışılmakta, İslamcı radikal teröre karşı hem Türkiye ile birlikte mücadele etmek hem de Avrasya bölgesindeki Müslüman toplumlara seküler bir “Türk Modeli” sunmak hedeflenmektedir. Bu bağlamda, Suat Bilge’nin deyimiyle tarihsel olarak “güç komşuluk” üzerine kurulu olan Türk-Rus ilişkilerinin ve özellikle iki ülke arasında güvenlik boyutunun gelecekte nasıl bir düzlemde gelişeceğini öngörmek oldukça zordur.

9. KAFKASYA’DAKİ GÜVENLİK SORUNLARI

Kafkasya oldukça önemli bir bölgedir. Bölgeye bu niteliği veren unsurlar,

a. Bölgenin doğal kaynaklar, özellikle petrol ve doğalgaz bakımından oldukça zengin olmasıdır.

b. Diğer bir unsur ise, bölgenin önemli bağlantı koridorlarının üzerinde bulunmasıdır.

Bununla birlikte bölge ülkeleri coğrafi olarak zor durumdadırlar. Zira bu devletlerin çoğunluğu açık denize çıkışa sahip değildir ve mevcut yol ve hatlar Orta Rusya ve Urallar’a bağlıdır.

Kafkasya’nın önemli bir niteliğinin, etnik bakımdan aşırı derecede bölünmüşlük olduğu görülmektedir. Bu etnik gruplara tanınmış olan haklar ise çatışma ve sorunların ana kaynağını oluşturmuştur. Ayrıca bu nitelik dolayısıyla bölge yeni çatışmalara da gebedir. Bunların en önemli sonucu olarak, bölge ülkeleri ve halkları, sorunlarını kendi iç dinamikleri ile çözememiş ve tarafsız bir dış otoriteye ihtiyaç duymuşlardır. Ancak bölgenin etnik, tarihi ve coğrafi nitelikleri dolayısıyla, sorunların çözümündeki tek etkin güç Rusya’dır.

Bölgede yeni devletlerin kurulması uluslararası kamuoyu tarafından desteklenmemiştir. Azınlıkların, mevcut geniş haklarına rağmen, toprak otonomisi içinde garanti istemeleri, sorunun ana sebebidir. Bu yöndeki istek ve faaliyetler ise dış güçler tarafından desteklenmiştir. Bu şekilde oluşan ortam ise sağlıklı ve kalıcı değildir.

Bölge ülkelerine bakıldığında, Azerbaycan’ın İran, Rusya ve Ermenistan ile sorunları bulunmaktadır. Azerbaycan ve İran, birbirlerinin ülkesi üzerinde hak iddia etmektedirler. Rusya, Azerbaycan’daki ayrılıkçı ve muhalifleri desteklemiştir. Rusya bunu ekonomik ve siyasi sebeplerle yapmıştır.

Tarihi ve etnik sebeplerden dolayı Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile ilişkileri iyi değildir. Bu yüzden Ermenistan; Rusya ve İran’ın yanında yer almıştır. Ermenistan, Rusya ile savunma ve askerî işbirliği alanlarında ileri düzeylerde ilişkiler kurmuştur.

Gürcistan önemli ayrılıkçılık sorunları yaşamaktadır. Rusya, Gürcistan’daki Rus üsleri vasıtasıyla bu konuda önemli etkiye sahiptir. Nitekim Rus üsleri, askerî amaçlar dışında kullanılmıştır: yerel halkın korunması ve kışkırtılması, komşu ülkelere silah sevk edilmesi vb.

Gürcistan ve Azerbaycan, Rusya’nın kışkırtmalarından rahatsızlık duymuşlardır. Bu sebeple ve güvenlik endişesi ile, iki ülke, Rusya’nın dışındaki savunma ve güvenlik örgütleri ile ilişkiye girmiş ve bazılarına üye olmuşlardır.

Büyük kısmı Rusya içerisinde kalan Kuzey Kafkasya’ya bakıldığında, en başta, çok sayıda etnik grup barındırdığı görülmektedir. Sovyetler Birliği’nin kuruduğu yıllarda bu gruplar etnik bilinç taşımamakta ve aralarında etnik fark bulunmamaktaydı. Nitekim aynı gelenek ve göreneklere sahip olmak, sömürge altında yaşamış bulunmak ve İslam dini, etnik grupları birleştiren unsurlardı. Ancak Sovyetler Birliği zamanında bu halkları bölmeye ve uflamaya yönelik politikalar uygulanmış ve önemli ölçüde başarılı olmuştur. Bu amaçla kan bağı, milliyetçilik, çeşitli milliyetlerin otonom alt birimlerini oluşturma, cumhuriyetleri iki etnik grup ismiyle adlandırma gibi yöntemler kullanılmıştır.

Çeçenistan sorunu, kökeni eskilere dayanan ve henüz çözüme kavuşmamış olan bir sorundur. Etnik bağlar, Rus yönetimine duyulan tepki ve İslam dini Çeçenistan’daki bağımsızlık hareketinin üç ana dayanağını oluşturmuştur. Bu sorun, başta Dağıstan olmak üzere komşu cumhuriyetlere de yayılma kabiliyetindedir. Rusya ise bu durumdan rahatsız olmuştur. Zira Çeçenistan’ın bağımsızlığı Rusya’nın çok uluslu ve federal yapısını ciddi biçimde tehdit etmektedir.

Çeçenistan, 1994-1996 yılları arasındaki savaş sonunda de facto bağımsız hale gelmiştir. Bu durumdan rahatsız olan Rusya’nın 1999 yılında başlattığı II’nci Çeçen Savaşı bu ülkenin Kafkasya politikasının çöktüğünü göstermiştir. Bununla birlikte de facto bağımsızlığın yani etnik grup hakimiyetinin, dışarıdan kapsamlı siyasi, ekonomik ve askerî destek olmadıkça, bağımsızlık için tek başına yeterli olmadığı da görülmüştür. Bu sebeple Çeçen yönetimi uluslararası dikkat ve destek çekme çabası içine girmiştir. Ancak batılı güçler Çeçenistan’a açık destek vermemiş ve insani müdahalede bulunmamıştır. Bunun ana sebebi ise Rusya’nın askerî, özellikle nükleer gücüdür. Uluslararası örgütler vasıtasıyla yapılan çalışmalar ise sorunu uluslararası hale getirmeye ve çözmeye kafi gelmemiştir.

Türkiye’nin durumu ele alındığında, Türkiye’nin bölge ile etnik, dil ve tarih bağlarına sahip olduğu görülmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye bölge ülkeleri ile çeşitli alanlarda ilişkiler kurmaya ve geliştirmeye başlamıştır. Ancak iç ve dış sorunlar, ekonomik problemler ve Rus hegemonyası, Türkiye’nin bölgede aktif politika izlemesini engellemiştir.

Sonuç olarak, birçok sorunla boğuşan Kafkasya, oldukça önemli bir coğrafya parçasıdır. Bu sebeple dünyanın ve bölgenin önemli devletleri Kafkasya ile ilgilenmek zorunda kalmışlardır. Bölgesel güç olma potansiyeli bulunan Türkiye de Kafkasya politikasına sahiptir ve bunu geliştirmek zorundadır.

Buradan Üye Olun Hemen Kazanmaya Başlayın

Bu kitap için şu an yorum yok.
Yanıt ver:




Dil Seçeneği (Language)
Kategoriler En son Yapılan Yorumlar Reklam
Bağlantılar Etiket Bulutu
Copy Protected by Chetan's WP-CopyProtect.