|
KİTABIN ADI |
Irak, İran ve Petrodoların Sonu |
|
KİTABIN YAZARI |
Bülent Gökay – Paul Rogers |
|
YAYINEVİ |
Versus Kitabevi |
|
BASIM YILI |
Eylül 2006 |
|
TÜRKÇEYE ÇEVİREN |
Gamze ERBİL |
|
SAYFA SAYISI |
89 |
KİTAP ÖZETİ
Bu kitap Bülent GÖKAY’ın Google’ın en fazla okuyucusu olan mathaba.net’de yayınlanan ve yayınlanmasının ardından bir hafta içinde on binden fazla kişi tarafından okunarak 2006’nın en popüler üç makalesinden biri olarak ilan edilen ayrıca Pravda’da dört gün dizi halinde temel makale olarak yayınlandığında büyük yankı uyandıran yazısından ve Paul ROGERS’ın savaşa ve silahlanmaya karşı kampanya ve araştırma yürüten Oxford Research Group isimli bağımsız grup için kaleme aldığı rapordan oluşmaktadır.
Yazarların Biyografileri :
Bülent GÖKAY
1985 yılından beri İngiltere’de yaşayan yazar, Cambridge Üniversitesi’ndeki doktora çalışmasını takiben aynı üniversitede üç yıl süreyle doktora sonrası araştırma görevlisi olarak çalışmış, Kuzey Londra Üniversitesi’nde ve Londra Üniversitesi’ne bağlı olarak Birkbeck College’de Uluslar arası İlişkiler ve Balkan Tarihi konularında dersler vermiş, 1996 yılından beri de Keele Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler, Dünya Ekonomik Sistemi ve Modern Tarih konularında dersler vermekte,
halihazırda da üniversitenin Avrupa Çalışmaları Merkezi’nin Genel Direktörlüğü görevini yürütmektedir. İngilizce’de yayınlanan çeşitli kitapları arasında;
- Bolşevizm ve Emperyalizm Arasında Türkiye;
- Hazar Denizi Petrolleri ve Dünya Siyaseti;
1970’lerden Günümüze Doğu Avrupa;
- 11 Eylül :Savaş, Terör ve Yargı adlı eserler yer almaktadır.
Paul ROGERS
İngiltere’deki Bradford Üniversitesi’nde Barış Araştırmaları Profesörü olarak görev yapan yazarın çalışmaları, özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Afrika’da ve Orta Doğu’da yoğunlaşan Batılı devletlerin askeri müdahaleleri üzerinde odaklaşmaktadır. Yazarın;
- Yirmi Birinci Yüzyılda Dünya Güvenliği;
- Akdeniz Bölgesi’nde Güvenlik ve Çevre Sağlığı;
- Terör, Afganistan’daki Savaş ve Sonrası adlı kitapları geniş yankı uyandırmıştır.
Kitabın Özeti:
Amerikan Emperyalizminin Yumuşak Karnı
* Soğuk Savaş yıllarında, Batı dünyasında ABD’nin egemen konumunu tehdit edecek hiçbir güç yoktu. Ancak, 1991’de Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa’daki “resmi sosyalist” ülkeler sisteminin sona ermesiyle, yani “komünist tehlike”nin ortadan kalkmasıyla birlikte, ABD küresel stratejisini bir arada tutan temel hedeflerin oluşturduğu düğüm, temelini yitirerek çözülmeye başladı.
* Komünist tehdit bir kez ortadan kalkınca, Batı sisteminde Amerikan hâkimiyetine kendiliğinden duyulan ihtiyaç ortadan kalktı.
* 20 Eylül 2002’den itibaren de, ABD yönetimi, küresel sorunlarda daha önce genel olarak benimsediği çok taraflı yaklaşımı terk edip, “Bush Doktrini” olarak adlandırılan, açık askeri müdahaleyi benimseyen bir siyaset doğrultusunda hareket etmeye başladı.
* ABD’nin yeni muhafazakar yönetimi, Eylül 2002’de Bush doktrininin açıklanmasından tam 6 ay sonra Birleşmiş Milletlerin desteği olmaksızın ve ABD’nin geleneksel müttefiklerinin güçlü itirazlarına rağmen Irak’a tamamıyla asılsız bahaneler öne sürerek askeri bir saldırı gerçekleştirdi. Ardından asılsız olduğu ABD yönetimince de kabul edilen Irak işgali, yeni Amerikan doktrininin hayata geçirildiği ilk uygulama oldu.
* İşte Bush yönetiminin son beş yıldır başarmaya çalıştığı; ABD’nin askeri gücü sayesinde oyunun kurallarını değiştirip, iktisadı alanda başaramadığını askeri gücüyle gerçekleştirmeye çalışarak, militarize olmuş bir dünya yaratmak ve böylelikle dünya üzerinde hegemonyasını bir süre daha devam ettirmektir.
* Bu Makale, yeni muhafazakar Bush yönetiminin son dönemde izlediği politikaların ardında yatan dürtülere ve bunların çıkış noktalarına makroekonomik bir açıklama getirme girişiminin bir ürünüdür.
* ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda hakim küresel süper güç haline üç temel üzerine yükseldi;
1. ABD’nin tüm rakipleri üzerindeki tartışmasız askeri hakimiyeti,
2. Amerikan üretim yöntemlerinin üstünlüğü ve ABD ekonomisinin gücü,
3. Küresel rezerv para konumundaki ABD doları sayesinde küresel ekonomik piyasalarını tamamıyla kendi denetimi altında tutması.
Bu üç temel faktör içerisinde, Amerikan dolarının rolünün diğer faktörlerden daha temel bir işlev gördüğü iddia edilebilir.
* Bir ülkenin para biriminin dünya ticaretinde rezerv para birimi olarak kabul gördüğü andan itibaren, o ülke ihtiyacı olan ne varsa onu, sadece yeni para basarak, yani kullandığı kağıdın parasından başka hiçbir şeye mal olmayan bir şekilde elde edebilir.
Bu nedenle bir para biriminin dünya ticaretinin aracı ve rezerv para birimi olması süper güç olmanın temel bir kriteridir.
* Bugün ABD dolarının, rezerv para birimi olması tüm dünyadaki merkez bankalarının büyük miktarlarda Amerikan dolarını rezerv olarak bulundurması anlamına gelmektedir.
* Küresel rezerv para olan Amerikan doları bugün, tüm resmi döviz rezervlerinin yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktadır.
Bunun sonucu olarak Amerika, herhangi bir başka bir para birimini rezervinde tutmaksızın tüm dünyadan kolayca borç almakta, sadece dolar basarak, istediği her şeyi elde etmektedir.
* ABD dışında dünyada daha fazla dolar dolaşımda kaldıkça, ya da yabancı yatırımcılar Amerikan varlıklarına daha fazla dolar yatırımı yaptıkça, dünyanın geri kalanı ABD’ye bu dolarların karşılığı olarak mal ve hizmet sağlamak zorundadır.
ABD borçlarını dahi kendi para birimiyle ödeyebilme lüksüne sahiptir. Yani, sonuç olarak, hiçbir şey üretmeden, hiçbir zahmete katlanmadan ABD dolarını basma tekelini elinde bulundurduğu için, gerek duyduğu her malı karşılıksız olarak alabilmekte ve kendi vatandaşlarına gerek gördüğü servisleri kolayca sunabilmektedir.
ABD İkinci Dünya Savaşı sırasında, müttefiklerine altın karşılığında askeri malzeme ve erzak sağlamış ve bu yolla dünya altın rezervlerinin büyük bir bölümünü kendi elinde toplamayı başarmıştı. Böylece, 1945’e gelindiğinde dünyadaki altının yüzde sekseni ABD’nin elinde toplanmıştı ve dünya üretiminin de yüzde kırkını ABD gerçekleştirmekteydi.
* Neredeyse tüm uluslar arası para hareketlerinin yarıdan fazlası dolar üzerinden gerçekleştiriliyordu, dünya üretiminin yarıdan fazlası ABD’de imal ediliyordu.
* ABD, 1960’ların saldırgan politikaları ve bilhassa mali açıdan bir facia olan Vietnam savaşını finanse etmek için dolar sunumunu acımasızca artırdı ve altın rezervlerinin izin verdiğinden çok daha fazla harcadı.
Diğer bir deyişle, 30 milyar dolarlık altın rezervine karşılık savaş masraflarını karşılamak için 500 milyar dolardan fazla para harcamıştı.
* 1970’lere gelindiğinde Vietnam savasına yapılan harcamalar, Avrupa ve Japon ekonomisinin güçlenmesi dolara olan güveni sarstı. 1970-1971’de yabancı merkez bankaları değeri düşen dolar rezervlerini altına çevirmek için ABD’ye başvurduğunda durum uluslar arası bir krize dönüştü.
Bu durum Dolar’a yönelik ciddi bir güven kaybına sebep oldu. Artık, ABD başkalarından almak zorunda olduğu mal ve hizmetler karşılığında ilgili ülkelerin değeri düşmüş doları kabul etmeleri ve elde tutmaları için ekonomik bir gerekçe bulması gerekiyordu. Bu gerekçeyi petrol sağladı ve “Petrodolar” kavramı burada can alıcı bağlantı haline geldi.
“Petrodolar”, bir ülkenin petrol satışı aracılığıyla kazandığı dolara verilen isimdir. Petrol satışının dolarla yapılmasını sağlamak için, 1972-1974 yılları arasında ABD yönetimi Suudi Arabistan’la bir dizi anlaşma imzaladı.
Henry Kissinger’in kişisel girişimi ve ABD devlet başkanının onayıyla gerçekleşen ve “ABD-Suudi Arabistan Ortak Ekonomik Komisyonu Anlaşmaları” adı altında bilinen bu anlaşmalara göre; ABD Suudi Hanedanının iktidarına askeri yardım ve teknik destek sağlayacak, buna karşılık Suudi yönetimi kendi ürettiği petrolü sadece ABD doları üzerinden satacaktı.
* Ayrıca, petrol üreten ülkeler topluluğu OPEC içinde en önemli üye durumunda olması nedeniyle de, Suudi yönetimi, OPEC içinde de sadece ABD doları ile petrol satışı yapılacağının teminatını ABD yönetimine vermişlerdi.
Büyük bölümü asla yayımlanmamış ve kamuoyu tarafından bugün dahi pek az kavranan bu anlaşma, iktidardaki Suudi krallığına tehlikeli bir coğrafyada çok istediği güvenliği sağlıyordu. ABD için de OPEC’de sağlam ve çok önemli bir müttefiki garanti altına alıyordu.
* Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol üreticisi ve OPEC’in de lideriydi. Ayrıca, yüksek petrol kapasitesi sayesinde, örgütün belirlenmiş bir üretim kotası olmayan tek üyesidir. Yani, dünya piyasasında petrol kıtlığı ya da bolluğu yaratacak şekilde petrol üretimini arttırabilme ya da düşürebilme olanağına sahipti ve bu nedenle petrol fiyatını doğrudan belirleyici durumdaydı
* Suudi yönetimiyle yapılan anlaşmanın hemen ardından, Suudi Arabistan’ın dayatmasıyla OPEC’de bu anlaşmayı kabul etmiş ve böylece OPEC’in ürettiği petrol sadece ABD doları üzerinden satılır hale gelmişti.
* Petrol, önemi ve anlamı çok daha kapsamlı, köklü ve kritik bir sanayi faktörüdür. Onun yokluğunda hiçbir çağdaş ekonomi işleyemez, adeta hayat durur. Eğer petrolünüz yoksa satın almanız gerekir ve dünya piyasalarından petrol almak istediğinizde bunu ancak ABD doları ile satın almak zorundasınız. ABD dışındaki diğer bütün ülkeler, sanki ellerinde altın alıp tutuyorlarmış gibi, doları alıp ellerinde tutarlar, çünkü petrolü dolarsız satın alamazlar.
* Bu noktanın önemi, 2002 yılında, ABD’nin eski bir Suudi Arabistan büyükelçisi tarafından ABD kongresindeki bir komitede Suudilerin tarihsel olarak yaptıkları en kritik şeylerden birini, ABD’yle dostluğu sürdürmenin yayında, petrolün dolar üzerinden fiyatlandırılmasında ısrarcı olmaları olarak belirtmiştir.
* Petrol ticaretinde ABD dolarının küresel rezerv para olduğu sistem, dolara olan talebi yapay bir şekilde yüksek tutmaktadır. Bu ABD’nin, artan askeri harcamalar ve tüketim malları ithalatı dışında hiçbir şeye para harcamayarak dolar basmayı sürdürmesine olanak sağlamaktadır.
Teorik olarak, basılabilir dolar miktarı için hiçbir sınırlama bulunmamaktadır. Dünyada petrole olan ihtiyaç sürdüğü, ABD ciddi bir tehditle karşılaşmadığı ve diğer devletlerin ABD dolarına olan güvenleri sarsılmadığı sürece, ABD doları üzerinde kurulmuş olan bu sistem işlemeye devam edecektir.
Bu kapsamda, petrol satmak yoluyla ellerinde dolar biriktiren petrol üretici ülkeler de dolarlarını ABD hazine bonolarına yatırdılar. Böylece ABD bir kat daha karlı olarak kendi ticaret açığını da dengelemenin yolunu bulmuş oldu.
* Ancak 1990’ların başında Sovyet bloğunun bitişi ve yeni bir Avrupa ve Avrupa Para Birliğinin ortaya çıkmasıyla ABD’nin küresel iktidar konumunu tehdit eden tümüyle yeni bir etken ortaya çıktı. Özellikle de, 1999 sonlarına doğru avro’nun ortaya çıkışıyla küresel mali sisteme tümüyle alışılmışın dışında bir unsur eklenmiş oldu.
* Avro ortaya çıkışından birkaç yıl sonra, dünya mali piyasalarında ikinci önemli para birimi haline geldi ve gerçek bir alternatif olarak kabul gördü.
* Bundan böyle yalnızca Avrupa dolara ihtiyaç duymamakla kalmayacak, petrolünün yüzde 80’den fazlasını Ortadoğu’dan ithal eden Japonya’da ve son yıllarda artan petrol kullanımıyla dünya pazarlarında en önemli çıkışı yapan Çin’de, dolar varlıklarının büyük bölümünü avroya çevirmek zorunda kalacaktı.
* Ayrıca dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan ABD de önemli bir miktar avro rezervi tutmak zorunda kalacaktı. Bu ABD’nin parayı yönetme çabasına büyük bir darbe olacaktı. ABD yönetimi, her biri aşırı derecede istikrarsızlık barındıran mevcut vergi, borç ve ticaret politikalarında büyük bir değişime zorlanacaktı.
* Bugün Amerikalılar yıllık üretimlerinin yedi yüz milyar dolar üzerinde harcama yapıyor, yani bu yedi yüz milyarı ödünç alıyorlar. Bu, her bir ABD vatandaşının ortalama olarak kazandığından üç bin dolar daha fazla ithal malı kullandığı anlamına gelmektedir. Bu büyük miktarlardaki parayı Çin, Japon ve Avrupa ülkelerinin Merkez Bankalarından elde ediyorlar, çünkü bu bankalar dolar rezervi bulunduruyor.
* Bugün Çin, 853.7 milyar dolar ile en büyük ABD parası rezervine sahip olan ülke, onu 850 milyar dolarla Japonya izliyor.
* IMF’nin 2005 raporu; ABD ekonomisinin artan bir biçimde, yabancılardan benzeri görülmemiş borçlanma olarak adlandırıldığı mekanizmayla desteklendiğini, ABD’nin açığının uzun vadede sürdürülemez olduğunu belirtmektedir.
* 2000 yılında Irak yönetimi, BM’nin Petrol Karşılığı Gıda Programı çerçevesindeki petrol satışı için artık dolar kabul etmeyeceğini ve Irak’ın petrol ihraç parası olarak avroyu kabul etmeye karar verdiğini açıklamasından sonra, Irak’ın gizli silahından söz edilmeye başlandı. İlk kez bir OPEC ülkesi dolarla fiyatlandırma kuralını ihlal etmeye cesaret ediyordu. Ve bundan sonra avronun değeri arttı ve dolar durmaksızın değer kaybetti.
Libya da bir süredir petrolün dolarla değil avroyla fiyatlandırılmasını sağlamaya çalışıyordu. 2001’de Venezüella’nın Rusya’daki büyükelçisi Venezüella’nın tüm petrol satışlarını avro üzerinden yapmasından bahsetti. İran, Rusya ve diğer ülkeler de petrollerini avro üzerinden değerlendirmek istediklerinin işaretini veriyordu.
Petrol ticareti, doların hegemonyasının dayandığı merkezi unsur olduğundan tüm bu gelişmeler ABD ekonomisinin gücü ve ABD’nin küresel hegemonyası için çok önemli potansiyel tehditler anlamına geliyordu.
* Britanya ile ittifak yapan ABD, 2003 Martı’nda Irak’a askeri müdahalede bulundu ve ülkenin yönetimini ele geçirdi. İşgalden iki ay sonra, Irak’ın avro hesapları dolara çevrildi ve bir kez daha Irak petrolü için ödemelerin yalnızca ABD doları üzerinden yapılacağı açıklandı. Küresel ölçekte doların egemenliği bir kez daha restore edildi.
* Bush yönetimi, 16 Mart 2006’da, ulusal güvenlik stratejisini yeniledi ve İran’ın oluşturduğu nükleer tehdidin ABD’nin geleceğindeki en büyük tehdit olduğunu öne sürerek İran’ı diğerlerinden “en büyük mevcut tehlike” diye ayırdı. İran’ın dışında kalan ülkelerin hiç biri bizim için bu ölçüde bir tehdit oluşturmuyor diyen 49 sayfalık 2006 Savunma Raporu “İran rejimi terörizmi destekliyor.
* İsrail’i tehdit ediyor, Ortadoğu barışını engellemeye çalışıyor, Irak’ta demokrasiyi kesintiye uğratıyor…, ulusal ve ekonomik güvenliğimizi korumak için gerekli tüm önlemleri almayı sürdüreceğiz.” ifadesini kullanmaktadır.
* Irak savaşındakine benzer bir şekilde İran’a dönük bir olası operasyonun İran rejiminin hayali Kitle İmha Silahlarıyla bir ilişkisi olmayacaktır, hatta bu operasyon yalnızca petrolle de ilgili olmayacaktır. Temelde, ABD yararına olacak şekilde petrol arzının politik kontrolü üzerine olacaktır.
* Ancak, petrole talebin büyük bölümü Doğu’dan ve özellikle de Çin’den gelmektedir. Çin Halk Bankasının uçsuz bucaksız döviz rezervleri bir gün dolardan vazgeçtiğinde bunun küresel para rezervlerine gerçek etkisi hissedilecek, diğer ülkelerin merkez bankaları da onu takip edecektir.
* Yüzyıl öncede Büyük Britanya’nın sanayileşmesi nedeniyle dünyanın bir numaralı parası olan pound, Britanya’nın birinci Dünya Savaşındaki artan borçlanmasının sonucu olarak yerini yavaş yavaş dolara bırakmıştı. Yakın dönemdeki tüm göstergelerde dolar hegomanyasının düşüşünü işaret etmektedir.
* ABD’nin iktidarı son 15-16 yılda önemli bir etkinlik kazanan diğer ülkelerle (AB ülkeleri, Çin, Japonya ve diğer Asya ülkeleri) olan ekonomik ilişkilerindeki gücünü kaybetmektedir. Bununla birlikte, ABD’nin askeri ve siyasal cephede en güçlü ülke olduğu gerçeği hale değişmemiştir ve bu durum bir süre daha devam edecektir.
* Avronun yükselişi nedeniyle, yakın gelecekte ABD ve Avrupa, küresel ticaret ve finans üzerine daha yoğun bir rekabete girecek gibi görünüyor.
* Dolar hegomanyasında doğrudan bir çöküş olmasa bile, 20 yıllık bir süre sonunda zenginlik ve iktidarın Çin ve Hindistan’a doğru yoğun ve hızlı bir şekilde kayacağını gösteren çok fazla kanıt var.
* ABD, küresel yaygınlıktaki askeri üsleri ve dünya çapına yayılmış casus uyduları sayesinde herkesi izlemektedir, her yerdedir ve yüz binlerce askeri ve milyonlarca silahı sayesinde, daima müdahale etmeye hazırdır. İleri derecede hassas savaş gereçleriyle, yüksek performanslı savaş açıklarıyla ve kıtalar arası menzilli füzeleriyle donanmış olan ABD silahlı kuvvetleri, tartışmasız bir şekilde, dünya üzerindeki herhangi bir hedefi vurabilir ve buna yanıt verilmesi olasılığı çok düşüktür.
* Ancak, ABD’nin bu askeri üstünlüğe bel bağlaması, yani geriye kalan tek stratejinin askeri politik şantaj olması, başarısız dolar desteğinin de düşüşüyle birlikte, ABD’yi iflasa sürükleyebilir.
Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurduğu gerçeği kabul gören Amerikan Hegemonyası, öyle görünüyor ki, artık sona eriyor ve ona bir ikon olarak bağlanmak hem gereksiz ve hem de tehlikeli.
İran: Bir Savaşın Sonucu (Prof.Paul ROGERS)
* Oxford Research Group’un Küresel Güvenlik Danışmanı Prof. Paul Rogers tarafından hazırlanan rapor, İran’ın nükleer kapasitesini geriletme amacı taşıyan olası bir ABD ya da İsrail askeri harekatının kapsamlı bir analizini sunmaktadır. Rapor, hem insani ve altyapısal kayıplar çerçevesindeki yakın sonuçları hem de İran’ın olası kapsamlı yanıtlarının ana hatlarını belirlemektedir. Raporun önem arz eden hususları aşağıda sunulmuştur.
* Washington ve Tahran arasındaki derin ayrımların diplomatik bir çözüm yoluna girmesi hâlâ mümkündür. Ancak gelişmeler aksini gösteriyor. Temel ayrımlar varlığını ve derinleşme olasılığını korurken ABD ya da İsrail’in gerçekleştireceği bir müdahale ihtimali artmaktadır. Bu yüzden bu aşamada da olsa, ne tür bir askeri harekâtın gerçekleşebileceğini, sonuçlarının neler olacağını ve neleri getireceğini analiz etmek yerinde olacaktır.
* Askeri harekâtın pek çok sonucu olabileceği hatta bunların Irak’ta yaşanan sorunlardan da kötü olabileceğine dair geçerli argümanlar varsa, bu durumda böylesi bir sonuç, alternatif çözümlerin hem gerekli ve hem de acil olduğunu daha çok vurgulamayı gerektirecektir.
* Bu Rapor, ABD ya da İsrail tarafından gerçekleştirilecek bir askeri harekatın, İran’ın nükleer tesislerine ve orta menzilli füze programına ciddi hasar vereceği, bunu yaparken de önleyici vuruş ile İran’ın yanıtını engelleme girişiminin sürdürüleceği varsayımına dayanıyor. Bunun dışında, ABD’nin Tahran’daki mevcut rejimi bitirmeye yönelik bir askeri harekatı gerekli gördüğü tezini incelemiyor.
* ABD’nin kendi başına ya da diğer devletlerle koalisyon halinde en az 100 bin kişilik bir kara birliğine sahip olması gerekecektir. Bugün için, Irak’ta 150 bin, Batı Körfez devletlerinde 30 bin ve Afganistan’da 18 bin kadar asker bulundurmak zorunda olan ABD’nin böyle bir kapasitesi yoktur. Diğer devletler arasında ise ne böyle bir kapasiteye sahip olan ne de bu düzeyde bir ABD operasyonuna destek verecek olan mevcuttur.
* İran’ın nükleer altyapısına yönelik bir ABD askeri harekâtı, ABD ve İran kadar Irak, İsrail ve Lübnan’ı ve hatta olasıdır ki batı Körfez devletlerini de içine çekecek uzun süreli bir askeri çatışmanın başlangıcı olacaktır. Başlangıçta küçük ölçekli olsa da, İsrail’in bir saldırısının, ABD’yi içine çekecek şekilde tırmanması hemen hemen kesindir. Ve bu da uzun döneme yayılmış bir çatışmanın başlangıcına işaret edecektir.
İki devletten birinin gerçekleştireceği bir harekat İran’ın nükleer potansiyeline ciddi hasar verse de, uzun döneme yayılmış büyük istikrarsızlıklarla dolu çatışmaları kaçınılmaz kılacak çok sayıda yanıt ortaya çıkacaktır. Buna ek olarak İran’ın en kısa sürede bir nükleer silahlanma programını başlatması beklenebilecektir. Bu, İran’a dönük askeri harekatın yoğunlaştırılmasına yol açacak ve çok tehlikeli bir şiddet döngüsü yaratacaktır.
Saddam Hüseyin rejiminin sona erdirilmesinin, Irak’a serbest piyasacı ve vekil bir devlet getirmesi umuluyordu. Bunun yerine, sonu belirsiz, oldukça istikrarsız ve maliyeti yüksek bir çatışma ortaya çıktı.
Bu analiz ile ortaya konmak istenen; İran’la ilişkilerde yaşanan krize dönük bir askeri yanıt özellikle tehlikeli bir seçenektir ve daha fazla dikkate alınmamalıdır, ne kadar güç olursa olsun alternatif yaklaşımlar aranmalıdır.
Değerlendirme
ABD’nin, dünya ülkelerinin rezerv parası ve petrol satışının esas para birimi olan dolar ile sağladığı askeri ve ekonomik hegomanyasının, bugün avro ile sarsıldığı, gelecekte de Avrupa ülkeleri ile gelişen doğu ekonomilerinden Çin ve Hindistan’ın ekonomik gücü karşısında bugünkü gücünü yitireceği varsayımı üzerinde durulmaktadır.
* Raporda ise ABD’nin İran’a yapacağı kalıcı bir saldırı için ayıracağı asker sayısının olmadığı, İran’ın nükleer gücünü zayıflatmak için yapacağı bir saldırının ise bölgeye yayılan daha vahim sonuçlara sahip şiddet döngüsüne sebep olacağından farklı alternatifler üzerinde durulması gerektiği üzerinde durulmaktadır.
Söz konusu tespitlerin gelecekte yaşanabilecek olaylara ışık tutacağı değerlendirilmektedir.
