|
KİTABIN ADI |
21’İNCİ YÜZYILDA KÜRESEL KISKAÇ |
|
KİTABIN YAZARI |
PROF.DR. EROL MANİSALI |
|
YAYINEVİ |
TRUVA YAYINEVİ |
|
BASIM YILI |
EYLÜL 2006 |
KİTABIN ÖZETİ
KİTABIN KONUSU
Kitap yazarın dünyadaki gelişim ve değişmeler, küreselleşme, Avrupa Birliği ve Türkiye’deki gelişmelerle ilgili çoğunluğu Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Bıçak Sırtı” adlı köşesinde yer alan değerlendirmelerinden oluşmaktadır.
1. Yerkürede Neler Oluyor?
Yeni dünya düzenini bir trene benzetecek olursak bu düzende kimi ülkeler lokomotifi yöneten, kimi ülkeler yolcu vagonlarındadır. Dünya bir yöne doğru hızla ilerlemekte ve gidilecek istikameti yalnızca lokomotifte bulunanlar ve rayları döşeyenler bilebilmektedir. Vagondakiler nereye gidildiğinin farkında bile değillerdir.
İnsanın insan olarak kaybolduğu, onun yerine insanın adının kredi kartına yazıldığı, şirketin adının markalarla internet sayfalarına resmedildiği yeni dünya düzeninde tüketiciler, krediler, büyük şirketler, dünyaca tanınmış markalar ve bilgisayarlar var. İnsan artık tüketim sisteminin bir aracı konumuna sokulmuş.
Dünyamız paranın, markanın, siparişin ve tüketimin hızla yükseldiği bir yöne doğru süratle ilerliyor. Yaşadığımız günlerde adını tam koyamasak ta küreselleşme denen bir akım bütün ülkeleri sarmış durumda.
Yeni çağımızın gereklerinden olan çok uluslu şirketler (ÇUŞ), büyük güçlü devletlerle küresel bir ortam yaratmak istiyorlar. Güçlü devletler de ÇUŞ de aralarında birleşiyorlar. Dünya tek Pazar olsun derken o tek pazarın da yöneticileri olmak istiyorlar.
Çünkü küreselleşme ortamı içinde sadece güçlü devletler ve ÇUŞ, özgür ve egemen olabiliyorlar. Güçlüler “en ulusalcı” politikaları yürütürken, kalan dünyanın ulusal politikadan uzaklaşmasını öneriyorlar.
Dünyada artık “ulus-devlet anlayışının ortadan kalkmakta olduğunu” Türkiye’nin de ulus-devlet anlayışından vazgeçmesi gerektiğini savunan bir çevre var. Gerçekten ulus-devlet öldü mü? Yoksa ulus-devlet anlayışı biçim değiştirerek sürüyor mu?
Teknik ve teknolojik olarak sınırlar kalkıyor, bu doğru. Ancak sınırların bu anlamda kalkması “ulusal çıkar-ulusal denge” anlayışının kaybolmasına değil, biçim değiştirerek daha da yoğun uygulanmasına yol açıyor.
ABD ulusal ve stratejik çıkarlarını “az silah-çok ekonomi” anlayışı içinde yürütüyor. Avrupa Birliği (AB), kendi bağımsız ordusunu kuruyor(AGSK), AB Merkez Bankasını, AB parasını (Euro) oluşturuyor. Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne sınırlarını kaldırmak için değil, ulusal çıkarlarını bu yolla daha iyi koruyacağını düşündüğü için üye olmak istiyor.
O halde ulus devlet öldü savı kesinlikle geçerli değildir. Gelişmiş ülkeler, işin özünde, kendi toplumsal refahlarını (ve ulusal çıkarlarını) daha da ileriye götürmek için yeni araçlar kullanmaktadırlar. “Küreselleşme” ve “Yeni Ekonomi” bu araçların süslü sözcüklerle ifadesinden başka bir şey değildir.
2. Türkiye ve Yerküremiz:
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri incelendiğinde 1995 Gümrük Birliği Anlaşması’nın ancak tam üye olmuş bir ülkenin yerine getirebileceği bağlayıcı hükümler içerdiği görülmektedir. Bu yaklaşımın Türkiye açısından iki önemli sakıncası bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi 1995 belgesi tek yanlı bağlayıcılıklar içerdiği için; Türkiye AB vesayeti altına sokulmuş olmaktadır. İkincisi ise Türkiye’nin adaylığının, tam üye olacakmış gibi gündemde tutulmasıdır.
Türkiye AB ile ilişkilerini Macaristan gibi (aday ülke), bir İspanya gibi (üye ülke), bir Norveç gibi (AB dışında) yürütmek zorundadır. Bugün Türkiye aday ülkedir. Ancak Türkiye’nin adaylığı diğer adaylar farklıdır. Onlar AB ile tek yanlı bağlayıcılık getiren bir anlaşma (gümrük birliği) imzalamamışlardır. Diğer adaylar için sadece Kopenhag Kriterleri’ne uyum söz konusu olmasına karşın Türkiye’ye Kıbrıs ve Ege konularında ek koşullar getirilmiştir.
Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard D’estaing görevinden ayrıldıktan sonra:
- “Türkiye’nin AB’de yeri olmayacak.”
- “Bugün Avrupa’da hiçbir lider Türkiye’yi AB’nin içinde istemiyor. Yarın için de böyle bir niyetleri bulunmamaktadır.”
- “Türkiye’nin adaylığı sayesinde Yunanistan, Türkiye’den istediklerini elde etmek istiyor” demişti.
AB Türkiye’yi içine almadan, kendisine tek yanlı bağımlı bir ülke olarak güdümünde tutmak istemektedir. 1995 gümrük birliği düzenini sürdürmek, bu arada Türkiye’den Güneydoğu, Ege ve Kıbrıs konularında ödün sağlamak, Türkiye’nin bütün iç işlerine müdahale edebilmek amacındadır.
Avrupa Birliği de Amerika da, önce sorunların yaratılmasına dışarıdan yardımcı oluyorlar, sonra da bu sorunları çözün diye baskı yapıp Türkiye’yi yönlendiriyorlar. Sonuç olarak Türkiye AB ilişkilerinde Türkiye’nin önünde iki seçenek bulunuyor.
AB ile ilişkilerinde, Brüksel’in söylediklerini yerine getiren, AB’nin ekonomik, politik ve kültürel güdümünde olan, ancak AB’nin içine hiçbir zaman alınmamış bir aday ülke olmak.
AB’nin Türkiye’yi yarın da tam üye yapmayacağı gerçeğini kabul edip, AB ile ilişkileri, tek yanlı değil karşılıklı çıkarlara dayalı bir yapı içinde, örneğin bir Norveç gibi sürdürmek, AB’nin mandası değil, iyi bir komşusu olmak.
20’nci Yüzyılın başından beri petrol, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ”bloklar savaşı” ve coğrafyanın belirlediği Hıristiyan-Müslüman hattı, Türkiye’nin cumhuriyet döneminde de kaderini belirlemiş ve bugün de belirliyor. Ekonomik çıkar çatışmalarının “sınır ülkesi” ideolojik çatışmaların tampon bölgesi, Doğu ve Batı kültürleri ile din çatışmalarının fay hattı.
Türkiye bu sınırların üzerinde, bu kırılma noktalarının tam ortasında, fay hattında sıkışmış bir ülke gibi, ama yine de ulusal yapısını sağlamlaştıramıyor. Çünkü dış güç odakları ile işbirliği yapan bazı iş çevreleri, ulusal yapının sağlamlaştırılması konusunda toplumsal iradenin ortaya çıkmasını engelliyorlar.
Dünya üzerinde uluslar arası ilişkileri düzenlemek ve milletlerin birbirleriyle olan çatışmalarını önlemek için BM (Birleşmiş Milletler) örgütü adı altında bir örgüt bulunmakta ve sözde bütün dünyaya adalet ve barış dağıtmaktadır.
Fakat 188 üyesi bulunan Birleşmiş Milletleri güvenlik konseyi adı altında oluşturulan 5 güçlü devletin güdümünde dünyayı yönetme ve diğerlerini ise tribünden olup bitenleri seyretme durumunda olduğu bir örgüt.
Dünyada yılda 850 milyar dolarlık silah yine güçlüler tarafından üretiliyor. Silah satışında aralarında yarışıyorlar, bunları fakirlere satıyorlar, ondan sonra da “barış ve adalet” sözcüklerini BM bildirgesine koyduruyorlar.
Bu bir kara mizah değil de nedir?
ABD ile ilişkilerde sürekli gündemde olan stratejik ortak tezi ile ABD’nin özellikle seçimler öncesinde ve Irak konusundaki politikalarında çelişkiler bulunmaktadır. ABD, her defasında Amerika’da ki %2’lik Yunan ve Ermeni oyları için çeşitli seviyelerdeki parlamentolarından Türkiye’yi zor duruma düşürücü ve mahkûm edici kararlar alabilmektedir.
Ayrıca 1974 yılında garantörlük hakkından dolayı Kıbrıs’a yurttaşlarının can güvenliğini garanti altına almak için giriştiği bir harekattan sonra ambargo uygulayabilmektedir. ABD ile sorunlar, orada Ermeniler ve Rumlar yaşadıkça sürecektir. Bu gerçeğin kabul edilmesi, devlet politikasının buna göre düzenlenmesi gerekiyor.
1990 sonrasında dünya ve bölge koşulları değişti. Türkiye ulusal çıkarlarının korunması için gerekli dış ilişkiler düzenlemesini yapamadı. Soğuk Savaş’ta olduğu gibi Batı’nın kucağında kaldı. Bütün yumurtalarını “batı sepeti” içine koyduğu için de bu kıskaçtan kurtulamayacaktır.
Artık Türkiye’nin AB ve ABD ile karşılıklı çıkarlarını dengeleyebilmesinin tek yolu kalmıştır: Yumurtaların bir kısmını başka bir sepete, “bölge ülkeleri ile işbirliğine yerleştirmek.”
3. Türkiye’de Neler Oluyor?
Bilindiği üzere TSK dinin siyasallaştırılması, PKK’nın siyasallaştırılması ve Güneydoğu sorunu ve Atatürkçülük konularında toplum ve politika üzerinde bir ağırlık ve etki sahibidir. Bu konuları istismar eden çevreler, AB adaylığının arkasına saklanmaktadırlar. “Adaylığın gereği budur, bunun için de etnik ve dinsel siyasallaşmalar olabilmelidir.” demektedirler.
Türkiye’de son on yıl içinde hükümetler, Türkiye-AB ilişkilerinde bu çelişkiyi göremediler. Sonuçta, dini siyasallaştırmak isteyenlerle etnik ayrılıkçılar, “adaylık zırhının” arkasına geçtiler. Asker-sivil çatışması gibi ortaya konan çatışma gerçekte,
Dini siyasallaştırmak isteyenlerle buna karşı çıkanların,
Etnik ayrımcılarla buna karşı çıkanların çatışmasıdır.
Bu çatışmada AB, pratikte tam üyelik bakımından önemi olmayan adaylık statüsünü Türkiye’ye vererek, Türkiye’deki iç çatışmada taraf olmuştur. Artık hem Türkiye’nin bütünlüğünü zedelemek isteyenler, hem de dini siyasallaştırmak isteyenler AB’yi arkalarında bulacaklardır.
Türkiye yavaş yavaş “dışarıdan yönetilen bir ülke” durumuna sokuluyor. İMF’nin dediklerini yapmak zorunda. Dünya Bankası onayından geçmeyen büyük proje söz konusu olmayacak. Avrupa Birliği’nin adaylık aldatmacası ile AB kıskacı içine alınmış. Toplumsal içerikli bütün kurumlar özelleştirme adı altında ortadan kaldırılıyor. Türkiye tereyağından kıl çeker gibi yavaş yavaş uluslar arası güç odaklarının egemenliği altına sokuluyor. Dış politikadan ekonomiye, sosyal politikadan gelir bölüşümüne kadar bu güç odaklarının denetimi yaygınlaşıyor.
Uygar dünyada demokrasiler, ulusal düzeyde sağlanan sosyal, politik ve ekonomik dengeler üzerine oturtulmuşlardır. Biz ise hem içerdeki kavgamızda hem de dışarısı ile olan ilişkilerimizde, önce ulusal bir çizgi oturtacağımıza, dışarıyı taraf yaparak iç sorunlarımızı çözmeye çalışıyoruz. Temel çelişki burada yatmaktadır.
İç sorunlarını “dış müdahalelerle” çözmeye kalkan ülkelere bakalım: Yakın geçmişte İran mı yoksa Cezayir mi çözebildi?
İçerideki “tarafların” bu ulusal misyon eksikliğimizi ve zaaflarımızı iyi görmeleri gerekir. Göremezlerse, içerde bunun kazanan tarafı olamaz. Herkes kaybeder.
Sonuç olarak;
Erol MANİSALI, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini gözlemleyen ve yorumlayan bir iktisatçı olarak, neler yapılması gerektiği üzerine saptamalarda bulunuyor. Avrupa Birliği sürecinin perde arkasını merak edenler için okunmasının yararlı olacağı değerlendirilmektedir.
